Sessizliğin Yanıtı

Sessizliğin Yanıtı hayatın sıradanlığına, beyhudeliğine katlanamayan otuz yaşındaki bir adamın varoluşunun sınırlarını zorladığı bir kendini arayış hikâyesi.

Sessizliğin Yanıtı

Sessizliğin Yanıtı hayatın sıradanlığına, beyhudeliğine katlanamayan otuz yaşındaki bir adamın varoluşunun sınırlarını zorladığı bir kendini arayış hikâyesi.

Sessizliğin Yanıtı
20 Haziran 2019 - 17:17

“Rüzgârlar gibidir hayatımızın imkânları, yine de insan neden cesaret etmez ki yelken açmaya? Her şey yaşanmamış bir hayattan daha iyidir, hatta felaket bile – acı, ümitsizlik, cürüm, her şey ama her şey boşluktan daha iyidir!”

Sessizliğin Yanıtı hayatın sıradanlığına, beyhudeliğine katlanamayan otuz yaşındaki bir adamın varoluşunun sınırlarını zorladığı bir kendini arayış hikâyesi. Max Frisch, kendi yaşamından da ipuçları barındıran bu ilk dönem eserinde, heba edilmiş bir hayatın tek sorumlusunun o hayatın sahibi olduğunu gösteriyor bize.

Sessizliğin Yanıtı burjuva dünya görüşünün hayata geçirilmesi fikriyle uzlaşmanın peşi sıra gelecek krizi daha başından ele alır.” – Peter von Matt 

KİTAPTAN ALINTILAR

“Her şey yaşanmamış bir hayattan daha iyidir, hatta felaket bile – acı, ümitsizlik, cürüm, her şey ama her şey boşluktan daha iyidir!”

“Hayat bir özlem ve kaybedilen insanın eline geçirdiği her şeyden daha büyük; insan ancak kaybetme cesareti gösterdiğinde, her şeyi, sadece kaderini değil ismini ve kentsoyluluğunu da üzerinden attığında, bir de her günü son günüymüş gibi yaşadığında gerçekten yaşar.”

“Hiçbir şeye riayet etmeden, özlemleri için her şeyi göze alarak yeni ve gerçek bir hayata doğru yola çıkma cesaretine sahip mi?”

“…insan susup bekler; beklerken de diğer sıradan insanlar ne yaparsa onu yapar, pek tabii ki için için gülümser çünkü sadece öyleymiş gibi yaptığını ve sıradan biri olmadığını bilir; aslında sadece beklediğini bilir, olağanüstü bir şeyi, bir başlangıcı, hareketi, lütfu, doygunluğu, manayı beklediğini…”

“Bir an kayanın etrafında süzülen küçük, siyah bir kuzgun tiz çığlıklarla uzaklarda kayboluyor ve geriye çevresindeki tüm hayatı, her çığlığı sanki hiç olmamış gibi yutan bu yalnız sessizlik kalıyor; bu isimsiz sessizlik belki Tanrı’nın ya da hiçliğin kendisi.”

“Belki de çok duru bir vicdan gerekiyor böylesine duru bir sessizliğe katlanabilmek için; yoksa insanın hayatı boyunca itinayla inşa ettiği, üzerine titrediği ne varsa bir saat içinde çöküp dağılabilir, belki de kahramanca nitelenen hırsın kibirden başka bir şey olmadığı, sadece kaçış olduğu ortaya çıkabilir; insan orada uzun süre oturursa geriye sadece kara bir leke, insanın sezdiği ve eskiden beri her daim korktuğu, yüzlerce teşebbüsle üstünü kapamaya çalıştığı, yüreğin esas yalanlarından biri kalır, çünkü insanın cesareti yoktur açık bir içgörüye, gerçek bir değişime.”

“İnsanın yerinden fırlayıp masaya bir yumruk indirmek istediği, herkesi sarsmak, ürkütmek istediği anlar oluyor! Onlara şunu ya da bunu neden yaptıklarını bilip bilmediklerini sormak istediği anlar! Onların soğukkanlı, kendinden emin yüzlerini yırtmak, alaşağı etmek istediği anlar var – evet, kâğıttan bir maskeymişçesine yırtmak!”

“Nihayetinde bizler sadece birer geçidiz, kendinden memnun ve kendine yeten bir hayatın damarlarıyız. Birer kap gibi, kendinden memnun ve kendine yeten bir hayatın kapları. Belki boş kaplar da vardır – insan yağmurlu bir ormanda tek başına oturmuşken neden kendine karşı dürüst olmasın!”

“… Soyunur, dişlerini fırçalarsın, tıpkı dün ve yıllardır yaptığın gibi, sonra bir süre yatağın ucunda oturur, inkâr edilemeyecek bir gerçeğin farkına vararak çalar saati yavaşça yeniden kurarsın, işte bir kez daha bir şey başaramamışsındır, dolduramamışsındır hayat dediğin şeyin içini, tıpkı dün ve yıllardır olduğu gibi. En nihayetinde o ıstırap dolu doğum anına ya da ölümün bir başına yaşanan dehşetine denk düşen tek nefeslik bir hayatın bile olmaz…”

“Neden özlemimizin peşi sıra gitmiyoruz? Neden? Neden özlemimizi bastırıyoruz, özlemimizin örf, fazilet, sadakat dediklerimizden ve bunlarla birlikte hayata dahil olmayan her şeyden daha hakiki, daha saf, daha güzel olduğunu bildiğimiz halde? Neden bunlardan silkinemiyoruz? Neden hayatımızı yaşayamıyoruz, bu tarifsiz ilahi dünyada sadece bir defaya mahsus bulunduğumuzu bildiğimiz halde, bunun sadece bir defalığına, tekrarsız olduğunu bildiğimiz halde!”

MAX FRISCH KİMDİR?

Max Frisch 1911’de Zürih’te doğdu. 1932 yılında babasını kaybedince Alman Dili ve Edebiyatı eğitimini yarıda bırakmak zorunda kaldı, bir süre gazetecilik yaptıktan sonra mimarlık okumak üzere Zürih’teki İsviçre Yüksek Teknik Okulu’na kaydoldu ve 1941’de diplomasını aldı. Bu dönemde edebi çalışmalarına ara veren, hatta taslaklarıyla günlüklerini yakan yazar İkinci Dünya Savaşı patlak verince orduya katıldı ve günlüğe benzer yazılar kaleme almaya başladı, bunları Blätter aus dem Brotsack (1940) adı altında yayımlandı. Stiller (1954) romanıyla çıkış yakalayan Frisch mimarlığı bırakıp kendini tamamen yazmaya adadı. Ağırlıklı olarak kimlik, bireysellik, ahlak, ölüm konularını ele alan, roman, tiyatro oyunu, günlük ve deneme türlerinde eserler veren ve yirminci yüzyıl edebiyatının Alman dilinde yazan en önemli isimlerinden sayılan yazarın başlıca yapıtları arasında Homo Faber (Can Yayınları), Montauk (YKY), Stiller(YKY), Der Mensch erscheint im Holozän (1979), Günlükler (YKY) yer alır.

Aldığı Ödüller:

  • Georg Büchner Ödülü
  • Conrad Ferdinand Meyer Ödülü
  • Büyük Schiller Ödülü
  • Heinrich Heine Ödülü
  • Alman Yayıncılar Barış Ödülü

 

  • Sessizliğin Yanıtı
  • Yazar: Max Frisch
  • Çeviri: Saliha Yeniyol
  • Türü: Roman
  • Baskı Yılı: Haziran 2019
  • Sayfa Sayısı: 96 Sayfa
  • Yayınevi: Kolektif Kitap