ÜMİT YAŞAR IŞIKHAN

ÜMİT YAŞAR IŞIKHAN

İzmir Hasta

21 Eylül 2018 - 12:12

Saklambaç oynayalım mı…

Kentler de bireyler gibi hasta olabilir.

Doğal beslenmediği, yapay gıdaların renklerine aldanıp dengesiz alımları hazmedemediği anlarda hasta olan bireylerin bir örneğini kentlerde de görmekteyiz.

Başı ağrıyor…

Midesi bulanıyor…

Sürekli kan kaybediyor

Sağlıklı yürüyemediği an da eklemlerinde kireçlenmeler başlıyor ki, eh artık doktora gitme zamanıdır deyip hastane koridorlarında doktor peşinde koşmaya başlıyor…

Röntgen ve kan tahlilleri...tanı konuyor...herhangi bir hastalık. Doktor kızgın, mutlaka bu ilaçları alacaksın. Yoksa, yoksa…geleceğiniz için kaygılar başlıyor…

Kabız olmuş… boşaltım sistemi bozuk…

Uyuşukluk var, kan damarlarında tıkanıklık…önlem alınmazsa...ölüm…

Birey için söylenecek ne varsa kentler için de aynı şeyi söylemek mümkün…

İzmir hasta…

Bütün kan dolaşım merkezlerinde; yollarında, kaldırımlarında sürekli hafriyat var…

Binalar, kentin hücreleri sahipsizlikten sürekli sıvaları dökülüyor…

İdareciler… kentin kalbi sürekli başka şeylerle meşgul...kentin sağlığı için sürekli taze kan pompalamaktan uzak...İki de bir revizyon görüyor...belediye başkanı yaklaşan seçim atmosferi içinde kendi kan akışına yön bulmaya çalışıyor...Kılcal damarlar…yerel ve kamu kurumları yeni ve hızla değişen yasaların algılanması için şaşkınlık içinde sürekli vitamin desteğiyle günü kurtarmaya çalışıyor. Hastalıklar da peşinde, ilgisiz ve bilgisiz atamalarla koltuklar doldurulurken, ağır aksak hizmetlerin yarattığı sıkıntıyı tıkanmış damar gibi hastalıklı bir şişkinliği kentin yüzüne taşıyor.

Bu kentin, insanın morale ihtiyacı var. Kent direnci, vücudun direnci için ruhsal sağlığın; sanatsal –estetiksel fenomenlerin hayal gücünde inanca dönüşmesi bekleniyor. Sanatı, sanatçısı yorgun ve dağınık bir kentin psikolojisini toparlayacak yeni üretimler, yeni sahneler, yeni yayınlar yok...Terkedilmiş sevgilinin hüznüne yenilmiş bir hastanın doktoru da işe yaramaz. Kent sancılar içinde…Acile yetiştirilen hastanın hemşiresi de yorgun…Rahat koltuklarda beklemek iyileşmeyi hızlandırmadığı gibi hastanın, kentin vücudunda çıkan urlar, urlardan akan irinler, bozuk yollar, gecekondulaşma ve orada biriken sorunlar bir sokak ötede hastalığı çoğaltan fenomenler olarak sırıtırken, kara kuru bir görüntünün içinde hiç ekilmemiş çiçeklerden habersiz kaderine küsmüş, bulanık bir akşama melankolik caddelere bali içen çocukların yalnızlığı gibi çöküyor…

Kent sürekli, sigara içiyor..egzos dumanı ile boğulan kentin sararan yüzünü gören doktor, kendi saçlarını tararken meydanlarda sürekli kesilen ağaçların çığlıklarıyla sulanan betonun, trafik akışında bireyin ve kentin bütün fotoğrafları sararıyor...

Susmak, iyileşmeyi sağlamadığı için kentin ve bireyin atık kanallarında oluşan tıkanıklık körfezin biraz daha kahverengi akmasını sağladığı gibi, kentin ticaret kanalı haline gelen denizin hıçkırıklarını hiçbir gemi düdüğü duymuyor.

Zavallı kentim…

Zavallı insanım...ahh İzmir…hastalığım, umutlarımın yarasını iyileştirmeden Çin Seddi gökdelenleriyle gökyüzünün maviliğini gölgesine satan kentim.

İzmir hasta…

İzmir sahipsiz ve garip bir yaşlı çocuk...Homeros’un dünyaya yayılan ilk dizelerinden kalan büyüsü artık organ mafyasının elinde kalan ve hayatın akışına kendini teslim etmiş bir derviş…İlahilerin tütsülendiği mahallelerinden kente sela sesleri dağılmaktadır.

Antikorlar; yaşamı koruyan damarları, dereleri, ırmakları, denizi, balıkları, kara bir defterde anı olarak saklayan yaşlı ve korumasız bir hayalete dönüştü. Artık hasta dosyasında ölümcül virüslerin hızla yayıldığı ve kendi organizmasına yenilen o soylu çocuk…can çekişiyor.

Kardeşim hasta... Ben hastayım. Kentim hasta, halkım hasta...Bütün damarları tıkanmış dünya güzeli bir prensesin saçlarını kesiyorlar.

Uyan sevgilim...çocukluğumun süt annesi uyan…

Bana Tamaşalık’tan pırıl pırıl bir gülümsemeyle gün batımını ver.

Denizinde oynayan çocuk yunusların vücudumu okşayarak geçen suyun serinliğini ve büyüsünü ver…

Yeşil gözlerini, sakladığın fuardaki trenle giden o aynaların komik yüzünü sakladığım anılarımı ver.

Ayağa kalk, smyrna…tarihin ve hayatımın en güzel kadını bana saf ve temiz ellerini, sapsarı saçlarındaki imbatın kokusunu, çığlık çığlığa koşan martıların şarkılarını ver.

Gevrek sattığım, zabıtalarından, mikroplarından kaçtığım yolların, serin ve çiçek kokulu bahçelerinden geçerken bana iple sarkıttığı sepetle helva veren madamın armağan ettiği güzel bakışlarını ve kınalı ellerinin sıcaklığını ver…

Çiçekçi dükkanında çalışırken, haftalarca sevgilime sakladığım en güzel çiçeği ve kaldırımlarında kurulan tezgahın paslı kutularından yayılan o aşkın saflığını ver…

İyileşeceksin sevgilim…Ayağa kalkıp koşacaksın hayatın direncine…Kaleye çıkacaksın, şarap kokulu bakışlarınla ,saklambaç oynayacaksın geçmişinle.

Doktor, senin rüyalarında beklediğin sevgilin. İlacın, Hasan Tahsin heykelinin dibinde nöbet tutan ve kaçamak havuzlara girip güvercinleri besleyen çocuklarındır...

Ve bir gün kara kaplı defterini açacak havariler gelecek hayatına. Gözlerinden umut mızrakları yapıp gökyüzüne salacaklar...yağmur yağacak sarı saçlarından. Gün doğacak ellerinin bana saklanmış sayfasından ve sen yeniden doğacaksın.

İnsanlar da iyileşir, doktorlar da...Kentler de…sen de…

Toprağın bir karış altında saklanan yurtsever kardeşlerimin yüreklerinde ve sana olan inançla rengini şiire dönüştürerek.

Gül İzmir,

Güvercin İzmir.

İmbat İzmir.

Sevgilim...iyileşecek umudumuzun renklerinde bakışların ve çocuk...biz …

Saklambaç oynayalım mı…

 


GÜNDEM OTUZBEŞ İHA ABONESİDİR