ÂŞIK VEYSEL'DE DİL OLGUSU
Reklam
KORAY FEYİZ

KORAY FEYİZ

ÂŞIK VEYSEL'DE DİL OLGUSU

15 Ekim 2018 - 20:44



Dil olgularının yayılmasına da, herhangi bir alışkıya, örneğin modaya egemen olan yasalar yön verir. Âşık Veysel’de aynı anda ve karşıt yönde iki güç durmaksızın etkisini duyurur: Bir yandan kendi içine kapalı ayrılıkçı güç, bir yandan da, okuyucular arasında ilişkiler oluşturan birleştirici güç. Dar bir dilsel okuyucu topluluğu, kendi içinde gelişmiş geleneklere ayrılıkçı eğilimiyle bağlı kalır. Bu alışkılar Âşık Veysel’in çocukluğunda edindiği ilk alışkılardır; güçleri buradan gelir, sürüp gitmelerinin nedeni budur. Tek etken bunlar olsaydı, dil konusunda sonsuz sayıda ayrılığa yol açarlardı. Ne var ki bunların etkisi karşıt gücün etkisiyle dengelenir. Ayrılıkçı güç Âşık Veysel’i bulunduğu yere mıhlar, oysa birleştirici güç onu ilişki kurmaya zorlar. Kısacası, ayrılıkçı gücün ufalayıcı etkisini engelleyen birleştirici bir ilkedir bu. Dil, kendisini kullanan şairin töreleriyle toplumu üstüne çok bilgi sağlamazsa da, hiç değilse onun düşünüş biçimini belirlemeye yardımcı olur mu? Genellikle, bir dilin, bir ulusun ruhsal özelliğini yansıttığı görüşü benimsenir. Ne var ki bu görüşün önüne çok önemli bir karşı sav dikilir: Dilsel bir yöntem hiç de zorunlu olarak anlıksal nedenlerle belirlenmez. Bu bakımdan Âşık Veysel şiiri bir kendini anlatma değildir, bireysel sesin disiplinli bir şekilde dışlanmasını gerektirir. Kimi şairler yapıtlarında herhangi bir biçimde bireysel varlıklarını korurlar, Âşık Veysel bunu değişik biçimlerde yapar. Ama şiirin, her şeye karşın, açık, bireysel olmayan bir katılığı vardır. Kuşkusuz Âşık Veysel şiiri de bireysel sesin ve onun dönüşümünün denetimini gerektirir.

Türkü ile edebiyatın en zor türü olan şiir arasında bir benzetme bile yapılabilir. Her ikisi de dilde ortaya çıkan düşüncenin, Âşık Veysel’in anlatımının, güç olmakla birlikte, özel bir şekilde saflaşmasını gerektirir. Ama edebiyatta yine de, türkünün tüm şaşırtmacaları ve şakacılığı ile bir arada varlığını sürdüren bir öz-anlatım söz konusudur. Âşık Veysel, bütün şiirlerini dörtlüklerle oluşturmuştur. En çok da yarım kafiyeyi kullanmış olup, ağız özelliklerini korumaya özen göstermiştir. Âşık Veysel, okuyucusunun katılması için kasıtlı olarak bir yer ayırır. Halk ozanı böyle herhangi bir boşluk bırakmamalıdır. Biraz önce türkünün amacının açıklamak, oysa edebiyatın amacının çoğu kez şaşırtmak olduğunu belirttim. Sanırım Âşık Veysel’in yaptığı işte ağırlık, onun bir imge yaratmaya çalışmasıyken, halk ozanının yaptığı işin ağırlık merkezi, imgeyi kovmaya çalışmasıdır. Türkü kendisi için bir çeşit biçimsel yetkinliği amaçlamaz. Edebiyat, estetik biçimin karmaşık sorunlarıyla boğuşur, bir tür bütünlük yaratmaya çalışır. Her türkü biçiminde duygusal bir öğe vardır. Bölük pörçük edebiyat yazıları bile bir çeşit bütünlük izlenimi yaratır. Edebiyat, çoğunlukla da şiir, bir sanat yapıtıdır. Türküler ise oldukça başka şeylerdir. Çok ender olarak, şairin “Vatan Sevgisini İçten Duyanlar” başlıklı şiirinde olduğu gibi, bir türkü aynı zamanda bir sanat yapıtı olabilir, ama bunlar olağan durumlar değildir ve biz şairin “Vatan Sevgisini İçten Duyanlar” başlıklı şiirini türküsel bir anlatım olarak okuruz.

Bu şiirden birkaç dizeyi, isterseniz birlikte çözümleyelim şimdi:

“Vatan sevgisini içten duyanlar

Sıdk ile çalışır benimseyerek

Milletine, ulusuna uyanlar

Demez neme lazım, neyime gerek”.

Yukarıdaki dizeleri “türküsel bir anlatım olarak okuruz” dedik. Nasıl yani? Yazının kalktığını varsayalım: Bu algılanabilir görüntüden yoksun bırakılan okuyucular ve dinleyiciler belirsiz bir yığından başka bir şey görmez, okumaz ve dinlemez olacaklar, bu yığını ne yapacaklarını bilemeyeceklerdir. Ellerinden cankurtaran yelekleri alınan acemi yüzücülerin durumuna düşeceklerdir. Hemen yapay olgunun yerine doğal olguyu oturtmak gerekir. Ama dilin sesleri incelenmedikçe bu olanaksızdır. Çünkü sesleri yazılı biçimlerinden sıyırdınız mı, ortada birtakım kaypak kavramlardan başka bir şey kalmaz. Onun için, aldatıcı da olsa gene yazının desteğine başvurulur. Bu nedenle, pek çok türkü, halk ozanının biçimsel yönden çok karmaşık bir şeyi açıkladığı durumlarda bile, edebiyatla karşılaştırıldığında başıboş, biçimsiz görünür. Türkü; bir sorunu yakalamak, o soruna sımsıkı sarılmak ve farklı formüller ve çözümleri denerken insanın kendi kendini yinelemesine hazır olabilmek demektir. Bir soruna sabırla, amansızca bağlı kalabilme yeteneği türkünün belirgin özelliğidir, oysa Âşık Veysel’in belirgin özelliği, çoğu kez, yenilik özlemidir. Kafamızdaki ayrımı anlamlandırarak, edebiyatın türküden farklılığını şöyle açıklayabilirim:

Edebiyatı tanımlamak uzun zaman alabilir, bununla birlikte onun ne olduğunu hepimiz biliyoruz. O, kelimeleri kullanan bir sanat biçimidir. Eğer gazetecilik de sanatsa, o da edebiyat olabilir, bilimsel yazı da edebiyat olabilir. Edebiyat çeşitlidir ve çok geniştir, oysa türkü çok dardır. Başlangıçta ortaya konan sorunlar, bugün de bizi uğraştıran sorunlardır ve bu sorunlar büyüklüğüne karşın, hiç de o kadar çok değildir. Türkünün edebiyata çok büyük etkisi olmuştur, ama bu etkiyi yayan halk ozanlarının sayısı oldukça sınırlı kalmıştır. Bunun nedeni türkünün bu kadar güç oluşudur. Elbette, Âşık Veysel yalnızca bizim türkülerimizin babası değildir, bizim en iyi halk ozanımızdır da. O, düşünce olarak tertemiz bir adamın eylemlerinde de namuslu, çalışkan bir insan olduğunu ve ulus bütünlüğüne yardımcı olacak şekilde, Cumhuriyetin korunması için şiiri bir araç gibi kullandığını göstermiştir. Kuşkusuz türkünün yöntemleri değişmektedir, ama biz Âşık Veysel’i geçemedik ki bu, türkünün bilimin gösterdiği gelişmeyi gösteremediği anlamına da gelmektedir. Şiir de gelişmemektedir, kuşkusuz. Hiç kimse Homeros’tan daha iyi değildir. Ama şiirin sürekli bir görevi yoktur ve bu anlamda bir tür ‘iş’ değildir. Gerçekte bu hepimizin kendiliğinden içinde yer aldığımız oyuna, geniş ve sorumsuz oyun çeşitliliğine daha yakın gibi görünen bir şeydir. Edebiyat biçimleri bize pek doğal gelir; olağan yaşamımıza ve düşünen varlıklar olarak yaşam tarzımıza pek yakındırlar. Edebiyatın tümü yapıntı değildir, ama büyük kısmı ya yapıntıdır ya da yapıntıyı, uydurmayı, maskelemeyi, rol oynamayı, gösterişi, tasarımlamayı, öykü anlatmayı gerektirir. Eve dönüp de geçirdiğimiz günü anlatırken, malzemeyi sanatsal bir biçimde öykü kalıbına sokmuş oluruz. Böylece kelime kullanan bir şair ve halk ozanı olarak Âşık Veysel, edebiyat atmosferi içinde varlığını sürdürür, edebiyatla yaşar, onu içine çeker.

Âşık Veysel edebiyatçıdır ve halk şiiri geleneğine bağlı bir saz şairidir, şiiri yazmaz, söyler, Âşık Veysel’de şiir müzikten ayrılmaz; demek ki sadece söylemez, çalar ve çağırır da aynı zamanda. Özgün halinde donuk ya da tutarsız gibi görünebilecek olan deneyimlerden ilginç biçimler çıkarmak için sürekli olarak halk dilinden yararlanır. Âşık Veysel’de Âşık Edebiyatı’nda gördüğümüz esaslardan biri olan hikȃye anlatma yoktur. Âşık karşılaması olan atışma, muamma asma ya da çözme gibi geleneğin içerisinde olan olgularla da pek oralı değildir. Yeniden biçimlendirmenin gerçeği ne kadar tehdit ettiği sorunu, her şair ve halk ozanı gibi Âşık Veysel’in de karşılaşmak durumunda olduğu bir sorun olmuştur. Edebiyat ya da herhangi türden sanat yapmak güdüsü, dünyanın biçimsizliğini yenme ve aksi halde anlamsız bir moloz yığını gibi görünecek malzemeden biçimler çıkararak Âşık Veysel’in kendisini eğitme isteğidir. Şairin kendini eğitmesine ilişkin sözleri, her zaman edebiyatın başlıca amaçlarından birisinin eğitmek olduğu gerçeğini öne çıkarıyor ve böyle bir amacın türküyle herhangi bir ilişkisi olabileceğini sanmıyorum. Türkü tam olarak eğitici değildir, ama o da karmaşıklık içinden biçimler oluşturduğu için rahatlatıcı olabilir. Halk ozanları çoğu kez pek çok karmaşık imgelemeler gerektiren muazzam taslaklar kurarlar. Türküler, kesinlikle imgelemelere dayanırlar. Bir halk ozanı kendi içindeki estetik güdülerden kuşkulanmak ve imgelerinin güdüsel yönüne ilişkin olarak kuşkucu olmak durumundadır. Oysa bir şair, ne de olsa kendisine itici gücü veren ve işinin büyük bir kısmını gerçekleştiren bilinç ötesine hiç değilse yarı yarıya vurgun olmalıdır. Kuşkusuz halk ozanlarının da bilinç ötesi vardır. Âşık Veysel’in yapıtlarında açıklanan kişilik mi okuyucuyu ilgilendiriyor? Şairin kendisi başka bir şeydir, yine de; yapıtı öyle olmadığı halde, kendisi ruhsuz ya da tersi olabilir. Edebȋ kişilik konusunda emin değilim. Ben, Âşık Veysel’in iyi yazdığını ve söylediği ilginç bir şeylerin olduğunu belirtmek isterim. Her daim Bektaşi geleneğine bağlı ve Aleviliğin büyük sırrını gönlünde çözmüş olan şair, insanı ve insanla ilgili öğeleri konu alan “Beni Hor Görme Kardeşim” başlıklı şiirinden aşağıya alıntıladığım dizelerde şöyle demektedir:

“Beni hor görme kardeşim/ Sen altındın ben tunç muyum / Aynı vardan var olmuşuz / Sen gümüşsün ben saç mıyım”.

Bu dizelerde görüldüğü üzere, demek ki dili oluşturan ses ve kavram ayrılıklarının tümü de iki tür karşılaştırmanın ürünü. Yaklaştırmalar bazen çağrışımsal, bazen de dizimsel. Her iki türden öbekleşmeleri sağlayan da büyük ölçüde dilin kendisi. İşte, dili kuran, onun işleyişine yön veren, bu yaygın bağıntılar bütünüdür. Bu düzen içinde dikkatimizi ilk çeken olgu dizimsel bağımlılıklardır: Dilin hemen hemen bütün birimleri ya söz zincirindeki toplumsal öğelere ya da doğrudan doğruya kendilerini oluşturan ardışık parçalara bağlıdır. Sözcük yapımı bunu göstermeye yetiyor. Hor görme gibi bir birim iki alt birime hor-görme bölünür, ama bunlar yalnız birbirine eklenmiş hor+görme bağımsız iki parça değildir.

Belki de belirgin bir biçemle kişisel varlık arasında bir ayrım yapmalıyız. Âşık Ali İzzet Özkan’ın fark edilir bir biçemi vardır, ama kişisel varlığı yoktur. Oysa Âşık Veysel gibi bir şairin daha az belirgin bir biçemi, fakat pek güçlü kişisel varlığı söz konusudur. Her ne kadar pek çok şair ve kimi halk ozanları okuyucularına ve dinleyicilerine oldukça kişisel bir tarzda seslenirlerse de, iyi edebiyatın çoğunda, şairin kişiliği yapıtta güçlü bir şekilde hissedilmez. Eğer edebȋ bir varlık, Âşık Veysel’in ki gibi zorbacaysa, örneğin yeğlenen bir kahraman şairin sözcüsüyse, bu zararlı olabilir. Kötü şiir hemen hemen her zaman kişilik tütsüsüyle doludur. Burada kurallar koymak zor. Kendini anlatma, açıklama ve kendini kabul ettirme isteği, sanatta güçlü bir güdüdür, ama dikkatli kullanılması gereken bir güdü. Ben kişisel bir tarza sahip olmayı önemsemem, ama yapıtımda varlığımı açıkça duyurmayı da istemem. Kuşkusuz, bir şair ahlȃkȋ değerlerini ve yeteneklerini açıklamalıdır. Bu tür kendini açıklama türküde de olur ama orada şu soruyu sorarız: Sonuç doğru mu, kanıtlar sağlıklı mı? Sanıyorum, okuyucular için iyi olan şiir, fantazya olduğu için değil de, hayal gücü olduğu için iyidir. İyi şiir, donuk fantazyanın yaşamımız üzerindeki pençesini kırar ve okuyucuları gerçeği görme çabasına yöneltir. Çoğu zaman büyük, geniş gerçek dünyayı görmeyi beceremeyiz; çünkü kaygı, sabit fikir, kıskançlık, küskünlük ve korku okuyucuları körleştirmiştir. İçinde kapalı kaldığımız küçük, kapalı bir dünya kurarız. Büyük şiir özgürleştiricidir. Okuyucularda olmayanı görmelerini ve ondan zevk almalarını olanaklı kılar. Edebiyat kışkırtır ve merakımızı gidermemizi sağlar, okuyucuların başka okuyucularla ve başka görünümlerle ilgilenmesini olanaklı kılar, hoşgörülü ve cömert olmalarına yardımcı olur. Şiir bilgi vericidir. Sıradan şiir bile okuyuculara bir şeyler (örneğin, başka okuyucuların nasıl yaşadığını) anlatabilir. Ancak bunu söylemek, öğretici ya da yararcı bir şiir anlayışına bağlı olmak demek değildir. Şiir bu tür dar düşüncelerden daha geniştir. Âşık Veysel en azından şiirin ne çok büyük bir önemi olduğunu görmüş ve şiire ilişkin ilginç sorular ortaya atmıştır. Halk ozanları genellikle şiire kadar pek iyi şeyler yazmamışlardır. Bunun nedeni bir ölçüde onu, kendi ahlȃk ya da metafizik genel kuramları içinde bir yere oturtulması gereken daha küçük bir sorun olarak ele almalarıdır. Bu genellikle doğru, ancak bu suçlamalardan bağışık tutmak istediğim Âşık Veysel, hemen hemen bütün öteki halk ozanlarının tersine, şiiri, okuyucu yaşamında önemli saymış ve bu konuda söylenecek gerçekten önemli şeyleri bulunduğunu her fırsatta dile getirmiştir. Âşık Veysel, şiirin gerçekte, kısmen doğada gerçekleşen ve şairin yaratıcı gücünün gerçeği ortaya çıkarmaya çalıştığı akılla kavranır ideaları aradığını ve ilettiğini söylemektedir. Âşık Veysel, şiirin, öznelliğin sisini ya da peçesini kaldırdığını ve yaşamın akışını durdurduğunu ve okuyucuların gerçek dünyayı görmelerini sağladığını ve bu sarsıntının, güzelliğin, sevginin, hoşgörünün bir deneyimi olduğunu söylemektedir. Bu, şiiri ahlȃkȋ ve düşünsel çabalar olarak gördüğü ve türküde olduğu gibi dünyayı açıklamaya yöneldiği için çekici ve çok yüce bir şiir görüşüdür. Bu ayrıca, iyi şiirin hem çok genel hem de çok özel olduğu yolunda bir önermede bulunmaktadır. “Kara Toprak” başlıklı şiirinden bazı dizeleri birlikte okuyalım: Bu dizelerde, ağızda oluşturulan heceler, kulağın algıladığı işitim izlenimleridir. Ne var ki ses örgenleri olmasa, sesler de olmazdı. Örneğin, ‘n’ sesi varlığını bu iki yönün karşılıklı bağlılığına borçludur. Demek ki dili sese indirgeyemeyeceğimiz gibi, sesi de ağız eklemlemesinden ayıramayız. Aynı biçimde, ses örgenlerinin devinimlerini de işitim izleniminden soyutlayarak tanımlayamayız. Ama biz gene de sesi yalın bir olgu sayalım: Burada, Âşık Veysel’in dilini oluşturan ses midir? Hayır, değildir. Ses yalnızca düşüncenin aracıdır, tek başına varlıktan yoksundur.

“Bir dileğin varsa iste Allah’tan

Almak için uzak gitme topraktan

Cömertlik toprağa verilmiş Hak’tan

Benim sadık yȃrim kara topraktır”.

Doğu dinleri çeşitli yönlerden benzer görüşleri sunarlar. Yukarıdaki dizelerde, şairin dinî şekilciliğin baskısına dayanmaması ve onu kırmaya çalışması, Allah ile samimi, senli benli olması en önemli özelliklerinden birisi olarak görülmektedir. Bununla birlikte ben de ideaları, şairin nasıl çalıştığına ilişkin bir benzetme olarak bile kabul edemem. Kuşkusuz, düşüncelerimizin dünyaya zorla biçim verdiği söylenebilir ve halk ozanları her zaman okuyucularla doğa arasındaki yapısal yakınlıklar peşinde olmuşlardır. Ben bu konuda herhangi bir türküsel görüş sahibi değilim ve burada türküyle şiir arasında bir benzerlik gereksiz olabilir. Çalışan şair, akılla kavranamaz bir sürü rastgele şeyle karşılaşabilir ve bununla övünebilir; en büyük şairler, kısmen de olsa, dünyayı yalnızca açıklar görünmektedirler. Benim, Âşık Veysel’in düzelttiği, daha karmaşık, daha az yüce şiir görüşüm, kimi yönlerden daha gerçekçidir. Şiir, o kadar akılla kavranır bir şey değildir. Ama ben Âşık Veysel’in görüşünü, şiiri düşünsel ve ahlȃkȋ yetilerin yüce kullanımı ve kendi kendini aşmak ve dünyayı görmek girişimi olarak sergilediği için sevimli buluyorum. Âşık Veysel, şiiri açıkça sevdiği ve değer verdiği için halk ozanları arasında bir ayrıklıktır.

Türküye kadar pek bilgili olmayan, ama iyi bir öğrenim görmüş ve pek zeki dostlarımla konuşurken, türkünün edebiyatın bir dalı olduğu, bir halk ozanının bir şair gibi dünyaya ilişkin bir çeşit kişisel görüşünü açıkladığı sanısını dışa vurduklarını gördüm çoğu kez ve bunun böyle olmadığını açıklamak da, her zaman o kadar kolay olmuyor. Sanırım bunun nedeni, bir ölçüde, türkü sorunlarının da bir tarihi olması ve her halk ozanının bu gelişen tarihin belirli bir döneminde ortaya çıkmış olmasıdır. Eğer bir halk ozanı bir katkı yapabilecekse bu katkıyı işte bu noktada yapmak durumundadır, aksi halde yapılacak bir katkı olmayacaktır. Bu bağlamda halk ozanı, yine bilim adamına benzer. Evet, bu doğru. Belki de bu, gerçek halk ozanını öteki halk ozanlarından ve ahlȃkçılardan ayıran bir şey. Halk ozanı sahneye çıktığı anda, türkü alanının aldığı biçime göre işe girişir. Belirli bir öğretiler kümesine karşı tepkide bulunması gerekir ve geçmişle çeşitli bakımlardan oldukça dar bir diyaloga girer. Tam tersine şair, sorumsuz bir birey görünümündedir. O içinde bulunduğu zamanla ve şiirinin tarihiyle derinden bağlı olabilir, ama önünde veri olarak belirlenmiş, çözmesi gereken sorunlar yoktur. O kendi sorunlarını kendisi yaratmak zorundadır. Belki de kısmen bu nedenle şiir, gerek şair gerek halk ozanı yönünden türküden çok daha fazla kişisellikle iç içedir. Türkü daha dar bir düşünsel etkenliktir. Edebiyat, en azından edebiyat olabilmesi için, okuyucuları duygusal olarak harekete geçirmelidir; oysa halk ozanı -bilim adamı gibi- duygusal çekiciliği yapıtından kesin olarak tasfiye etmeye çalışır.

Evet. Sanıyorum, şair olmak halk ozanı olmaktan daha zevklidir. Edebiyat, belirli duyguları uyandırmak için başvurulan disiplinli bir teknik olarak nitelenebilir. Kuşkusuz, bu tür başka teknikler de vardır. Her ne kadar şiir deneyiminin her durumu, duygusal bir durum değilse de, şiirin tanımı içine duyguları harekete geçirmeyi katıyorum. Burada işin içine, şiirin duyumlamaya ilişkin niteliği, görme, duyma ve öteki bedensel heyecanlarla ilgili olma gerçeği giriyor. Eğer heyecanlara ilişkin bir şey yoksa şiir de yoktur. Tek başına bu gerçek, şiiri kuramsal etkenliklerden oldukça ayırır. Şiir, bilinçsiz güçlerle tehlikeli bir oyundur. Şiirden basit şiirden bile hoşlanırız, çünkü çoğu kez kavranılması güç yollarla okuyucuları derinden sarsar; bu, şiirin okuyuculara, iyi olduğu zaman iyi, kötü olduğu zaman da kötü gelmesinin nedenlerinden birisidir.

Âşık Veysel, Âşık Edebiyatı geleneği içinde yetişmiş, bir halk ozanı ve saz şairimizdir. Aşk, doğa, ulus, din, ahlâk, özlem, gurbet ve sıla, şiirlerinin temasını oluşturan konulardır. Âşık Veysel’in dili saf, sade, akıcı ve anlaşılır bir Anadolu Türkçesidir. O, şiirlerinde hecenin özellikle 6+5=11; 4+4+3=11; 4+4=8 vezinlerini kullanmıştır. Bu nedenledir ki Âşık Veysel, içindeki rahatı arayan şaire direnmiştir… “Son Şiiri”ni okuyalım ve onun şiirindeki dil olgusunu incelerken, ilk dikkati çeken şeyin, konuşan kişi açısından bu dizelerin zaman içindeki ardışıklığının söz konusu olmadığının farkına varalım. Dikkat edilirse bu dizelerde, konuşan kişi bir durum karşısındadır. Onun için bu durumu anlamak isteyen okuyucu onu yaratan her şeyi yok saymalı, artzamanlılığı bilmezlikten gelmelidir. Onlar, konuşan bireylerin bilincine ancak geçmişi yok sayarak girebilirler. Tarihi işe karıştırmak okuyucuyu olsa olsa yanlış yargılara sürükler. Âşık Veysel’in dili için de durum aynı: Ancak belli bir durumu göz önünde bulundurarak dili betimleyebilir, kullanım kurallarını belirleyebiliriz. Okuyucu dilin evrimini izlediğinde, görüş açısındaki değişiklikleri saptamak için, belli bir yerde durmayarak “umman”ın bir ucundan öbür ucuna giden gezgini andırır.

“Selam saygı hepinize

Gelmez yola gidiyorum

Ne şehre ne de köye

Gelmez yola gidiyorum

Gemi bekliyor limanda

Gideceğim bir ummanda

Gözüm kalmadı cihanda

Gelmez yola gidiyorum

Eşim dostum yavrularım

İşte benim sonbaharım

Veysel karanlık yollarım

Gelmez yola gidiyorum”.

Yukarıdaki dizelerde şair, bu sorunu kavramayı sürdürebilmek için, kendi türküsünü, gerçeğin istemlerine göre her zaman değiştirmiştir. Bu, Âşık Veysel’in şiiriyle bağdaşmaz görünüyor. Türkü kendi kendisini tekrarlar, aynı temele geri döner ve sürekli olarak kendi yaptığı biçimleri bozar. Şimdiye dek Âşık Veysel’de dil olgusu özelinde türkü ile edebiyat arasındaki farklar üzerine konuştum ve bunları vurgulamamın önemli olduğunu sanıyorum; ama yine de ikisinin bazı ortak yanları var, yok mu? Ben, gerçeklik kavramının, her ikisinin de merkezine yakın olduğunu düşünüyorum. Elbette, ne kadar farklı olurlarsa olsunlar, ben, türkü ve edebiyatın her ikisinin de gerçeği arayan ve gerçeği açıklayan etkenlikler olduğunu düşünüyorum. Bunlar bilme ve kavrama yeteneğine ilişkin etkenliklerdir, açıklamalardır. Edebiyat öteki sanatlar gibi araştırma, sınıflandırma, ince farklılıkları ortaya koymayı ve belirli bir görüşü gerektirir. Kuşkusuz, iyi edebiyat çözümlemeye benzemez, çünkü yaratıcı düşüncenin oluşturduğu şey duygusal, karmaşık, şeyleşmiş, esrarengiz, belirsiz ve özeldir. Edebiyat bir başka tarzda bilme ve kavrama yeteneğidir. Bir Âşık Veysel şiirinin ne kadar fikir, ne kadar gerçek içerdiğini bir düşünün. Herhangi bir düşünsel disipline ne tür eleştiri sözcüklerinin yöneltildiğine bakmak aydınlatıcı olur. Edebiyat tamamen biçimsel bir şekilde eleştirilebilir. Ama daha çok, bir anlamda gerçekçi olmayan bir biçimde eleştirilmektedir.

 

OKUMA NOTLARI:

İsmail ÖZMEN: “Alevi - Bektaşi Şiirleri Antolojisi”, c. 5, Kültür Bakanlığı Y., s. 253, Ankara 1988.

Mehmet KAPLAN, “Cumhuriyet Devri Türk Şiiri”, Dergâh Yayınları, İstanbul 1975, İkinci Baskı, s.407.

Rauf MUTLUAY, “Türk Halk Şiiri Antolojisi”, Milliyet Yayınları, 1972, Birinci Baskı, s.345.

Halil APAYDIN, “Ȃşık Veysel ŞATIROĞLU’nda Dinî Tecrübe”, Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, V (2005) Sayı: 3, s. 187,188.

Recep DUYMAZ, “Ȃşık Veysel’in Estetiği”, Halk Kültürümüzde Sivas’ın Yeri Sempozyumu Bildirileri, Aşık Veysel Kültür Derneği Yayınları, Ankara 2003, s. 149-170.

Hayrani ALTINTAŞ, “Tasavvuf Tarihi”, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Yayınları No:171, Ankara 1986, s.15.


GÜNDEM OTUZBEŞ İHA ABONESİDİR