ADEM BİRİNCİ

ADEM BİRİNCİ


ATATÜRK VE KÖY ENSTİTÜLERİ DESTANI

02 Ekim 2017 - 16:47

Kurtuluş Savaşı utku ile sona ermiş ve ardından da sıra yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş çalışmalarına gelmişti. Atatürk, yıllarca kafasında canlandırdığı Türk devrimlerini şöyle anlatır; “Uçurumun kenarında yıkık bir ülke, türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar, yıllarca süren savaş, ondan sonra içerde ve dışarıda saygı ile tanılan yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet ve bunları başarmak için arasız inkılâplar. İşte Türk inkılâplarının kısa bir deyimi…”

O sırada arkadaşlarından biri: “İşte memleketi kurtardınız. Şimdi ne yapmak istersiniz?” Diye sormuştur. O’nun cevabı ise; “Millî Eğitim Bakanı olarak millî kültürü yükseltmeye çalışmak en büyük emelimdir” olmuştur.

Dilde reform ve eğitimin yaygınlaşmasını düşüncesini hiç aklından çıkarmayan Mustafa Kemal Paşa, Sakarya Savaşı öncesi, 16 Temmuz 1921 tarihinde toplanan Eğitim Kongresi’nde şunları dile getirmiştir; “Silahıyla olduğu gibi dimağıyla da mücadele mecburiyetinde olan milletimizin birincisinde gösterdiği kudreti ikincisinde de göstereceğine asla şüphem yoktur” demiştir.

Gazi yeni alfabenin kabulünden sonra 08 Ağustos 1928 tarihinde İstanbul Sarayburnu Parkı'ndaki gazinoda halka şöyle hitap eder: “bu ulus, utanmak için yaratılmış bir ulus değildir, övünmek için yaratılmış, tarihini övünçlerle doldurmuş bir ulustur. Ama ulusun yüzde sekseni okuma yazma bilmiyorsa bunun suçu bizde bu günün insanlarında değildir. Türk'ün karakterini anlamayarak kafasını bir takım zincirlerle saranlardadır. Artık geçmişin düzensizliklerini kökünden kazıma günlerindeyiz. Yanlışlıkları düzelteceğiz. Yanlışlıkların düzeltilmesinde bütün yurttaşların çalışmalarını islerim. Ulusumuz, yazısı ile kafası ile bütün uygarlık dünyasının yanında olduğunu gösterecektir…"

Yazı devriminin en dikkate değer yanı, Gazi’nin bu devrimin yerleşmesinde en ufak bir ihmali bile kabul etmemiş olmasıdır. Örneğin bazı kimseler kendisine:

“Paşam, ilkokulların ilk sınıflarından itibaren yeni harflerle öğretime başlayalım. O kuşakla birlikte ortaokulu, liseyi ve üniversiteyi izletelim” diyorlardı. Gazi bu görüş ve düşüncelerin hiçbirisine yanaşmadı.

“Devrim ya bir anda olur, ya da hiç olmaz” demiştir.

Atatürk köylerde uygulanması gereken eğitim ve öğretim konusunda da şöyle demiştir:

“Bu yurdun gerçek sahibi ve toplumumuzun büyük çoğunluğu köylüdür. İşte bu köylüdür ki, bugüne kadar bilgi ışığından yoksun bırakılmıştır. Bundan ötürü, bizim izleyeceğimiz milli eğitim politikasının temeli, önce bilgisizliği gidermektir.”

Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan, 1935 yılında TBMM’de yaptığı konuşmasında; ülkedeki 40.000 köyün sadece 5.000’de okul ve öğretmen olduğunu, söylüyor ve eğitimin ortalama 3 yıl olduğunu ilave ediyordu. 1936 yılında Atatürk’ün direktifi üzerine “Eğitmen Kursları” kurulmasıyla “Anadolu Aydınlanması” başlamıştır. 1937 yılında ise, İzmir ve Eskişehir, Kastamonu ve Kırklareli’nde olmak üzere dört adet Köy Öğretmen Okulu açılmıştır.

Eğitimde asıl sorun ulusun yüzde 80’inin yaşadığı köylerdeydi. Osmanlıda, asker ve vergi kaynağı olarak görünen köylerdeki eğitim sorununa çözüm bulmak için yapılan çabalar, geçici çözümlerden öteye gidememişti. Cumhuriyet de köylere bir türlü ulaşamıyordu. Devletin köylerdeki uzantısı jandarma ve tahsildar ile sınırlıydı. Ünlü tarihçi Toynbee’e göre; “kurulmuş Cumhuriyet’in en zayıf yanı, bunun halk kitlelerinin bilinci ve istenci ile değil, bir sivil-asker aydın kadro tarafından yukarıdan kurulmuş olmasıydı. Toplumsal değişimler ve devrimsel ilerlemeler aşağıdan gelmezse, ya da halka benimsetilemezse, bir süre sonra öncü kadroların zayıflaması, dağılması ile karşı devrimci süreçler yaşanabilir…”di.

Başta Atatürk olmak üzere Cumhuriyet’i kuranlar işte bunun bilinci ve tedirginliği içindeydiler ve çözümü için çabalıyorlardı. Ama geç kalınacak ve “karşı devrimci süreçler” ortaya çıkmaya başlayacaktı. Ceyhun Atuf Kansu köylülerin beklentisini şöyle anlatır: “Kurtuluş Savaşı’nı onlar vermişlerdi. Sonra haklarını ve hayatlarını bir devrim yönetimine emanet edip köylerine döndüler. Devrim gelecekti; toprak düzeniyle, iş düzeniyle, eğitim düzeniyle, adalet düzeniyle. Beklediler beklediler. Gelmedi…”

İsmail Hakkı Tonguç’a göre de “Kurtuluş Savaşı’nda kanlarını verenlerin hakları ödenecekti. Yeteneklilere, çalışanlara hakları verilecekti. İmparatorluk döneminde olduğu gibi ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen sınıflar bulunmayacaktı. Cumhuriyet bu demekti. Devrim, en uygun koşulları bularak yeni insan tipleri yaratmak zorundaydı…” Köy Enstitüleri’ne doğru gidişin gerekçesi ve çıkış noktası budur.

Yapılan bu iki deneyden sonra, 17 Nisan 1940’da “Köy Enstitüleri” kurulmuştur. Kısa sürede 21 sayısına ulaşan “Köy Enstitüleri ”ne sadece köy çocukları alınıyordu. Okullar parasız yatılı idi. Köy çocuklarını cumhuriyet aydınlanmacısı ve devrimci olarak yetiştiriyordu.

Köy Enstitülerinin temel özelliği uygulamalı eğitim sistemidir. Bu sistemde bilgi, amaç değil yaratmanın, üretmenin bir aracıdır. İş yapmak, yaratmak, üretmek, tartışmak, eleştirmek, doğruyu öğrenmek, düşüncelerini özgürce söyleyebilmek her öğrencinin özelliği ve temel hakkıdır. Öğrencilerin atıl olan güçlerinin ancak böyle hareketlenip canlandığında, kendine ve topluma yararlı hale geleceğine inanılıyordu. Halkımızın çoğunluğu köylerde ilkel bir yaşam sürüyor. Feodal düzene dayalı bir ortaçağ ekonomisi köylünün gelişmesine, dışa açılmasına büyük bir engeldi. Köylünün bilinçlenip güçlenebilmesi için tek çare, köyü canlandıracak, okuma yazma sorununu çözecek, her konuda köylüye örnek ve rehber olacak öğretmeni yetiştirmeğe çalışılmıştır. Köy Enstitülü öğrenciler, dersliklerde, tarım alanlarında, dikiş, marangozluk, demircilik ve yapı atölyelerinde gerekli eğitimi almışlardır. Eğitim; yapıcı, yaratıcı, uygulamalı ve üretici idi.

Köy Enstitüleri, açık kaldığı 12 yılda; 18.000 öğretmen, 2.000 sağlık memuru ve 8.000 eğitmen yetiştirdi. Dünyaya örnek olan bu sistem, kapatılmayıp, çoğaltılsaydı, ülkenin kültür seviyesi Atatürk’ün özlediği çağdaş ülkeler seviyesine ulaşırdı. 1946 yılına kadar amacına uygun öğretmen yetiştiren köy enstitüleri, kız erkek beraber eğitim almasından ve komünist öğrenci yetiştiriyor söylemleriyle eleştirilerek kapatılmıştır. Ama kapatılmanın asıl ve gizlenen amacı, köylerine gelen köy enstitülü öğretmenlerden rahatsız olan feodal sistemdi. O günün toprak ağaları tarafından bu okullar seçim pazarlığı yapılmış ve sonunda amacına ulaşılmıştır. Günümüzde, doğu ve güneydoğunun geri kalmışlığının asıl nedeni olan bu karşı devrimi yapanları, Türk devrim tarihi yargılamakta ve yargılamaya devam edecektir.

Beş yıl içinde, yaşları 80 ile 90 arasında olan 25 Köy Enstitülü mezunu ile 20 saate yakın röportaj yaptım. Röportaj yapmaya da hızla devam ediyorum. Amacım yaşayan mezunların enstitü anılarıyla ileriye dönük bir bellek oluşturmaktır. 21 Köy Enstitüsüne ait 500 fotoğraf ve 54 dakikalık röportaj ile “Köy Enstitüleri Destanı” belgeselimi bitirdim. İzler misiniz?

Ahmet Gürel

Araştırmacı -Yazar