ABİT DURSUN

ABİT DURSUN


HER ŞEY GÜZEL OLACAK MI?

09 Mayıs 2019 - 15:24

Umut güzel bir duygudur, insana yaşama sevgisi verir. Umut güzel bir pastaysa eğer, coşku ile bezenmiş mücadele ise o pastanın üzerine yerleştirilmiş en nefis meyvelerdir...

Ekrem İmamoğlu, Canan Kaftancıoğlu ve örgütünün olağanüstü performansı ile Türkiye'de bir umut rüzgarı estiriyor. Uzun zamandır üzerine ölü toprağı serpilmiş toplumu, bir kıraç toprağı uyandırır gibi uyandırdı, çölde bir vaha yarattı adeta...

Çocukluğumdan kalma bir sahnedir, gözümün önünden hiç gitmez: Birkaç iri köpek çelimsiz bir kediyi sıkıştırmış sürekli havlayarak ve üzerine giderek sıkıştırıyorlardı. Zavallı kedi geriledikçe gerilemiş, sonunda gelip duvara dayanmıştı. Artık kaçacak bir yeri de kalmamıştı. O anda inanılmaz bir şey oldu. Kedi, sırtını kamburlaştırarak saldırı pozisyonunu aldı. Çıkardığı hırıltılı ses, cüssesiyle orantılı olmayacak kadar yüksekti. Sonra bir anda en önde ki iri yapılı köpeğin üzerine atladı. Kendisine saldıran kedinin bir kaç katı büyüklüğünde olan o koca hayvan, bir anda neye uğradığını anlayamadı. Ürktü, geriledi. Onun ürküntüsü yanında bulunan diğer köpekleri de etkiledi. Geriye aniden dönerek kaçtılar hep birlikte...

Hayatımızda benzer bir çok olaya tanık olmadık mı? En munis olanımız bile umulmadık kimi anlarda, fazlaca sıkıştırıldığında hep aynı tepkileri vermedi mi?

Mevcut iktidar ve onun başı müthiş bir güç zehirlenmesi yaşamaktaydı. Tüm devlet gücü-ki buna silahlı olanları da dahil ( asker-polis ), elinde olmasına rağmen yine yetmedi ona! Gücünü mütemadiyen artırırken aynı oranda baskısının dozunu yükseltti. İktidarın başı, konuştuğu kürsüden devamlı parmak sallayıp hedef gösteriyor, kısa bir süre sonra da o kişi ve kurumun başına gelmedik kalmıyordu...Hapishaneler; gazetecilerle, akademisyenlerle, öğrencilerle dolduruldu. Hatta anlı-şanlı kimi işadamlarının bile bir parmak şıklatmasıyla son buldu özgürlükleri...

Böylelikle Padişah Abdülhamit'ten sonra en uzun süren isdiptad dönemini yaşadı koca bir ülke... Nice hayatlar söndü bu yüzden.. Osmanlı'da en fazla toprağın kaybedildiği bir dönemdir 2. Abdulhamid dönemi. Aynı zamanda da hazinenin en fazla soyulduğu karanlık yıllardır! Padişah, dış politikada ki başarısızlığını ve hazine yağmasında yarattığı fütürsuzluğunu,halkın üzerinde oluşturduğu (jurnalcılar eliyle) baskıyla perdelemeye çalışıyordu ...

Aynı yöntem ondan bir asır sonra onun hayranı bir ''devlet başkanı'' tarafından uygulamaya sokulmuştu...Tarih tekerrür mü edecekti? Meşrutiyet hareketinin 3. olanını kim ya da hangi ''örgütlenme'' gerçekleştirecekti? Dahası böyle bir şey olabilir miydi?

31 Mart 2019 yerel seçimleri bugüne kadar görmediğimiz, yaşamadığımız bir çok şeyi görmemizi ve yaşamamızı sağladı. Olumlu-olumsuz bu ''bir çok şey'' için tarihe kayıt düşüldü elbette. Gelecekte Üniversitelerde üzerine nice tezler yazılıp, konferanslar verilecek... Lakin ben işin orasında değilim. Peki neresindeyim? Şurasındayım:

Meşrutiyet hareketi bir baskının ve zulmün sonucunda doğmuştur, burası kesin... İç dinamikleriyle vücut bulmuştur...''jöntürk''ler işin fikir zenginliğinin yaratıcısı olmuştur tamam... Ama? Evet. Ama?

Jöntürkler, Meşrutiyet ve 2.Abdulhamit dönemi bir başka yazı konusu olmakla birlikte sadece işin şu yanına dikkat çekmeliyim: II.Meşrutiyet'in ilanına (1908) giden süreçte kimi Avrupa ülkelerin jöntürklere olan destekleri yadsınabilir mi? Özellikle İngiliz Kralı 3. Edwar ile Rus Çarı 2. Nikola'nın arasında gerçekleşen Reval görüşmelerinin kimi ülkeleri rahatsız etmesi, o ülkelerin ise jöntürkleri açık ve /veya örtülü bir biçimde desteklemeye itmiştir... Yani Abdulhamit içerde ki düzenini ayakta tutabilmek için baskı rejimi kurarken; dışarıyla olan ilişkilerinde de sağlıklı bir politika oluşturamamıştır. Kimi uygulamarıyla bir çok ülkenin şimşeklerini üzerine çekmiştir. Diğer anlamda başarısız bir hariciye siyaseti yürütülmüştür...

Bunlardan bahsetmemin, yazmamın nedeni ise; o zaman yaşanan bir çok hadisenin yaşadığımız döneme çok benzemesi, iktidar erkinin ne yaptığını bilmez dış diplomasisi...ve içeride gün geçtikçe artan hak ve özgürlükleri yok eden baskı düzeninin varlığı...

Artık bugün Ekrem İmamoğlu haksızlığa, hukuksuzluğa karşı yürütülen mücadelenin tartışmasız sembolü oldu! Ama İmamoğlu; bir Blair, bir Macron mu olacak? Yoksa...evet yoksa bir Köroğlu mu olacak? Blair'in boyası dökülüşünün üzerinden çeyrek yüzyıl geçti... Macron'un da façasını da ''sarı yelekli''ler bozdu! Ama Köroğlu ve onun zulme karşı direnişi her geçen zamanla efsaneleşerek günümüze taşınmıştır. Bugün bile hala Anadolu halkının yüreğinde kahramalığın, yiğitliğin adıdır...

Şüphe götürmez ki ABD, iktidarın başını o '' sonu kaçınılmaz yolun'' rotasına soktu! Yoksa bunca yapılan akıllara ziyan hatayı nasıl açıklayabiliriz ki? YSK'nın şu İstanbul seçimleri için verdiği iptal kararı bile yaklaşan sonun başlangıcı olduğunu net olarak gösteriyor!

Bir zamanlar birileri ABD'ye gidip dönemin ABD Başkanı'na ( Körfez savaşı sırasında ABD askerleriyle ilgili TBMM'deki oylama ve red kararı sonrası ) o zaman ki hükümetin, bu zaman ki tüm erkin başı olan şahıs için, '' deliğe süpürmeyin, kullanın'' demişlerdi... ABD'de deliğe süpürmeyip tepe tepe kullanmıştı adamımızı...

Özellikle S 400 füze krizi artık ''deliğe süpürme'' zamanının geldiğini gösteriyor! Ancak bu süpürme kanlı mı yoksa kansız olacak orası muamma?

Umarım ülkemiz bu kaotik süreci barış içerinde, kimsenin canı yanmadan, bir yıkıma, felakete sürüklenmeden atlatır ve düze çıkar. Yıllarca bu ülkenin vatandaşları olarak çok acı çektik. Artık yeni acılara tahammülümüz yok! Her şey çok güzel olacak demek ve ona inanmak istiyoruz!