BEHÇET AYSAN ŞİİRİ İÇİN MARKSİST İMGELEMİN METİNLERARASILIK, LİRİZM VE MODERN-YENİLİKÇİ TOPLUMCULUK BAĞLAMINDA İNCELENMESİ 


 



Lirizm ve modern-yenilikçi toplumculuk başlıkları kuşkusuz şiir pratiğinin ve kuramının en yaşamsal, en temel, bir o kadar da karmaşık alanını işgal ediyor. Bu kadar önemli olmasına karşın Türk şiirinde her iki başlık da en hızlı ve en denetimsiz gelişen alanlar olarak karşımıza çıkıyorlar. Kuşkusuz bu durumun pek çok girdisi ve değişkeni var. Marksist bir işlev ile ele alındığında Lirizm ve modern-yenilikçi toplumculuk şairin kendisi ve en yakınlarıyla içe çekilme gereksinimini karşıladığı, özel ve mahrem eylemlerini gerçekleştirdiği, doğal ve sosyal dış dünyadan kendisini soyutlayabildiği bir ‘sığınak’ olarak tanımlanabilir. Bu bakışla Lirizm ve modern-yenilikçi toplumculuk odağında şairin yaşamında edindiği yerin önemi tartışılamaz. Ancak, Lirizm ve modern-yenilikçi toplumculuk bu varoluşsal öneminin yanı sıra, işitsel olarak oluşturduğu ağırlık, ona özellikle dil’i en çok etkileyen sınıf bilinci ile doğrudan deneyim, sezgi veya içe bakış yoluyla özdeş olma özelliğini, önemini de kazandırıyor. Bu anlamda bakıldığında her türden sınıf bilinci ile doğrudan deneyim, sezgi veya içe bakış yoluyla özdeş bir dil’in peyzajını en çok etkileyen, ona genel karakterini veren elemanlar olarak ele alınmalı. Dil’imizi oluşturan ve son yıllarda tarifsiz bir hızla ve özellikle Marksizm marifetiyle basmakalıp çoğalan bu sınıf bilinci ile doğrudan deneyim, sezgi veya içe bakış yoluyla özdeş olma konusunda bazı soruları kendimize yüksek sesle sormamız gerekiyor. Nitelikli pek az örnek dışında, dize içinde sözcük tipolojisinin yükseltilmesi ile oluşan nokta-bloğun Dünya şiir literatüründe yeteri kadar eleştirisi yapılmamıştır.

Lirizm ve modern-yenilikçi toplumculuk dediğimizde ne kastediyoruz? Bu kelimeler söylendiğinde bizlerde çağrıştırdığı şeyler nedir? Lirizm ve modern-yenilikçi toplumculuktan bahsettiğimiz zaman aynı şeyden mi bahsediyoruz? Şiirimizde ve tüm Dünya şiirinde insanın var olduğunun bilincinde olarak, Behçet Aysan açısından Lirizm ve modern-yenilikçi toplumculuğun anlamı nedir? Lirizm ve modern-yenilikçi toplumculuk kurmacasına ilişkin olarak geçmişten günümüze yapılmış tartışmalar ışığında biçim, fonksiyon, işlevsellik kavramları günümüzde kurmaca yapan şairler açısından ne ifade ediyor? Kısacası, dil zengini bir şair için Lirizm ve modern-yenilikçi toplumculuk, sürekli mücadele sonunda elde edilen ve o yüzden de çok değerli olan birer varlıktır ve sözcüklerin dil’e yerleştirdikleri ayaklarıdır ve bu sayede dil’deki yaşamlarında ‘ayakta’ kalabilmektedirler.

Lirizm ve modern-yenilikçi toplumculuk, özellikle İkinci Yeni şiirinden sonra, Marksizm ve imgelem ile birlikte gittikçe tahribata uğrayan dilsel, işitsel, ulusal ve evrensel katkılarla şiirsel içeriğin korunması ve daha sonraki kuşaklara aktarılmasını; şiirsel biçemin kendi doğasında barındırdığı evrensel olma değeri gibi niteliklerinin gelecek kuşaklara kadar taşınmasının amaçlanması düşünceleriyle gelişmiştir.

Bu çalışmada, Behçet Aysan’ın şiirinde Lirizm ve modern-yenilikçi toplumculuk olgusunun gelişiminin ve buna bağlı olarak Marksizmin evrilme sürecinin değerlendirilmesi yapılmaktadır. Ayrıca, Behçet Aysan şiirinde Lirizm ve modern-yenilikçi toplumculuk konusuna ilişkin girişimlerin ve yazınsal düzenlemelerin tarihsel gelişiminden bahsedilmektedir.

Bu bağlamda yapısal açıdan Behçet Aysan şiiri ile kolaylıkla ilişkilendirilebilecek bir kurguya sahip olan Nazım Hikmet şiirinin temel izlek (tema) ve imgeleri, yazınsal özellikler, metinlerarasılık, lirizm ve üst kurmaca boyutu Behçet Aysan şiiri odağında irdelenmektedir.

Hemen belirtmeliyim Behçet Aysan, “Sesler ve Küller” ve “Deniz Feneri”nde Nazım Hikmet şiirini yapısal özellikleri açısından yeniden üretir. Çalışmanın devamında da “Eylül” ve “Karşı Gece” kitaplarındaki Marksist imgelem süreci tartışılarak; özgürlük, geleneksel ölçü ve uyağın kırılmasına ilişkin, şairdeki kendini yeniden arayış izleği (tema) ve üst kurmaca çabası içine giren insanın varoluşsal gerçekliğinin Behçet Aysan şiirine nasıl yansıdığı tartışılacaktır. Sonuç kısmında da değerlendirmenin olduğu son bölüm bulunmaktadır.

Marksizm ve imgelem ilk bakışta aşikâr görünen ancak hakkında konuşulması güç konular. Marksist imgelem çok daha zor bir konu… Zor, çünkü karmaşık etkileşim süreçlerine, imgeleme atıf yapmadan Marksizmi anlamak ve anlatmak olanaksız. Her şeyden önce kültürel birikimimiz buna elverişli değil. Dil’imizin özne, yüklem ve nesneye dayalı statik sentaks özellikleri, bırakınız Marksizmi, en basit devingenliklerin temsiline izin vermiyor.

Örnekleyelim:“Rüzgâr esiyor”,“Nehir akıyor”,“Sel geliyor” gibi sorunsuz cümleler birer tezat değil mi? Rüzgâr esme eylemini seçip de mi gerçekleştiriyor? Esmeme özgürlüğüne sahip mi? Akmayan, durağan sulara nehir demiyoruz. Sel, eylemini seçmiyor. Uzatmayalım, dil’in statik kalıplarının devingenliğin temsili konusundaki yetersizliği açık. Basit doğal süreçlerin temsili konusunda karşılaşılan bu temsil sorunu, Marksizm ölçeğinde neredeyse içinden çıkılmaz bir hâl alıyor. Karmaşık sistemlerin temsiline ilişkin bu sorunlar hiç yeni değil. Sözün özü, Marksist imgelem kavramını Modern şiir ve ideoloji pratiği ışığında parçalara ayırarak tartışmak, resmin bütünlüğünün görülmesini engelleyerek, sorunlardan çok, pratik çözümlerin gündemi işgal etmesine yol açıyor. Bu kurnaz, söylemsel taktiğin ardına geçebilmek, alternatifsizmiş gibi sunulan hazır çözüm önerilerini irdelemek, Behçet Aysan şiirinin içerisine yerleştirmek, sorunsallaştırmak ve eleştirmeye bağlı. Bu yolla, yerleşik söylemin perdelediği seçenekler, olası riskler, ipotek altına girebilecek olumlu eğilimler gündeme getirilebilir.

Şairin “Sesler ve Küller” ve “Deniz Feneri” adlı kitapları metaforik bir arayıştır. Doğu ve Batı şiirinde evrensel bir dil ve izlek (tema) olarak işlenen bireyin hem içerik hem biçem ödünçlemesi ile kendini arayışıdır. İlk olarak Marksist imgelemin nesneyi görmeden zihnimizde canlandırma ve ayrıntılarını görebilme riskiyle ilgisi açık. Bu saptama bizi İslâm kozmogoni düzleminde bir yol ayrımına getiriyor. Buna göre; şair’in ruhunun içsel yolculuğu; Marksist anlayışa göre,

“Bir Eflatun Ölüm” şiiriyle başlıyor…

kırgınım, saçılmış 
bir nar gibiyim

sessiz akan bir ırmağım 
geceden 
git dersen giderim 
kal dersen kalırım

git 
dersen 
kuşlar da dönmez, güz kuşları 
yanıma kiraz hevenkleri alırım

ve seninle yaşadığım 
o iyi günleri, 
kötü 
günleri bırakırım.

aynı gökyüzü aynı keder 
değişen bir şey yok ki
gidip
 
yağmurlara durayım.

söylenmemiş sahipsiz 
bir şarkıyım

belki 
sararmış 
eski resimlerde kalırım

belki esmer bir çocuğun dilinde.

bütün derinlikler sığ 
sözcüklerin hepsi iğreti

değişen bir şey yok hiç 
ölüm hariç.

aynı gökyüzü aynı keder”.

Marksist imgelem; “Sesler ve Küller” ve “Deniz Feneri” gibi tekil ve girift dizelere sahip kitaplarda, sığ yaklaşımlarla öngörülmesi olanaksız yeni oluşumlara yol açabilir. Marksist imgelemin Behçet Aysan şiirine yerleştirilmeden tartışılması, iç tutarlılık, yerindelik, meşruiyet boyutlarını geri plana itip, emr-i vâki çözümü gündemin en ön sıralarına taşıyor. Gerçekçilik, uygulanabilirlik ölçütlerine atıfla, dizeye müdahalenin varlık nedenini gündeme getirmeyen yaklaşım sonucunda, dizeye müdahale alanlarının sınırlarının çizilmesinde izlenecek usul ve esasların ne olduğu, şairin katılım kararının hangi çoğunlukla alınması gerektiği gibi konulara odaklanan bir tartışma platformu kendiliğinden oluşuyor. Tartışmanın yasal ve yazınsal düzleme kilitlenmesi, alternatif iyilerin, yaşanılır Marksizm seçeneklerinin, dolaylı siyasi tercihlerin konuşulmasını engelliyor. Bu yolla potansiyel rakip görüşler, gündeme dahi gelmeden elenmiş oluyor. Bundan sonra artık uygulama sürecinde ortaya çıkan sorunlar üzerinde yoğunlaşılacaktır. Ancak, Behçet Aysan şiirindeki önemli yapısal özelliklerden olan Diyalektik Materyalizm de bu anlamda hem yıkıcı hem de öncü olmuştur. Dil’sel fanatizme ve dil’sel monarşiye karşı duran Diyalektik Materyalizm, bu düşünceleri sembolize eden dizelerin de yağmalanmasına neden olmuştur. Bunun en önemli etkisini de aslında yazınsal alandaki -daralma- olarak görüyorum. Yazınsal alan, okur yaratacak alan olmayınca, sosyal kopuşa sürükleniliyor. Kopukluk oldukça umursanmıyor, umursamadıkça daha kötü alanlar oluşuyor. Böyle bir döngünün içine girmiş durumdayız. Şartlar bu; toplum olarak bana göre biraz planlı bir şekilde, şiire yönelik yapılan planlamada, siyasi kararlar açısından söylüyorum, kopuk, sosyalleşemeyen, sosyalleşmek için en temel unsur olan yazınsal alanlar azaltılarak, yönlendirildik. Bu kopukluğun toplumun ve şiirin dönüşmesine etkisi oluyor. Koptukça siyasi olarak da bir araya gelemez bir toplum oluşuyor. Böyle bir noktaya gelindi. Piyasa ve kitap üretim süreçleri de ortada. Kitabın tamamen ve sadece bir yatırım aracı ve ekonomik lokomotif olarak algılandığı bir noktaya geldik. Sahip olunan şey, sadece şiirini okutmak, şiirini yaşatmak için bir ‘kitap’ olmaktan çıkıp bir yatırım aracına dönüştü. Şimdi şartlar bu. Biz buna karşı mevcut gerçeklik içinde acaba başarılı bir alternatif model geliştirebilir miyiz? Başarılı modeli geliştirmek için nasıl gerçekçi adımlar atılabilir? Aslında belki aktör olmaktan çıkıyoruz. Yani burada şairler, bu sürecin gerçek aktörü olmaktan çıkıyor, bir anlamda sürecin taşeronu gibi mi oluyor? Mevcut sürecin uygulayıcısı, bir parçası oluyorsun. Belirleyici olmayıp şairin dışında gelişen modelin kendi bölümüne yönelik olarak, kendine tahsis edilen yerdeki uygulayıcısı oluyorsun ve bunun da temel belirleyici olanı elbette siyasettir. Siyasi yapı, şiirin bütün şekillenmesinde temel belirleyici olan, siyasi dergi ve yayınevi kadroları.

Şimdi “Selimiye”yi okuyalım:

suların yelesini bırak aksın, söz ver/ damlasın çocuk yaralarına koşarkenki şeyler (…) tam kalbin üstüne belki bir rüzgâr getirmiştir /o şimdi tankerlerin yanaştığı yıkık iskeleye/ salacak, uzak bir anı olarak orda kalsın/ kadife ceketim, ağız mızıkam ve on üç yaşım/ hepsi orda kalsın çok uzak bir çağ olarak./ (…) bir ranzaya çıkarak kırık camlı pencereden/ mor sarı ışıklarla dolardı trenler koğuşa/ haki battaniyelerdi sarıldığım annemin eli”.

bu dizelerde, Marksist imgelerin coşkusu ile büyülendim. Bu büyülenme şiirin modern- yenilikçi toplumculukla lirizmle büyülenmesi, şiirin estetize edilmesi ya da süslenmesi değil dönüştürülmesi, yeniden biçimlendirilmesidir.

Bir başka örnek “Kanlı Zambak”ı okumaya devam edelim.

onu vurdular, gözümle gördüm onu 
ak bir zambağa binmiş gidiyordu 
gidiyordu

zambak dur, sana da bulaştı kan.

bir damla gözyaşından 
doğurmuştu anası onu

bir avuç sevinçle 
büyüttü

bir avuç hüzünle 
nice zorluklar

nice ayrılıklar 
ve saçlarına beyazlar 
düşürerek.

onsekizindeydi 
bir sevgilisi vardı

aynı mahalleden 
eyüpten

henüz öpememişti bile

konfeksiyonda 
çalışırdı. 
onu vurdular 
gözümle gördüm onu

bir güvercin havalandı. 
eyüpte, o basma 
perdeli evde

kurudu saksıdaki sardunya

birdenbire 
çatladı 
bir fotoğrafın camı

tel çerçeveli 
düştü 
radyonun üzerinden

yere.

dağıldı kitapları 
dağıldı şiirler 
ve roma hukuku

güvercin 
konamadı. 
onu vurdular, gözlerimle gördüm onu 
ak bir zambağa binmiş 
gidiyordu

zambak dur, sana da bulaştı kan”.

Türk şiiri açısından çok önemli bir sürecin başlangıcına işaret eden “Kanlı Zambak”ın Marksist imgelemini doğru yorumlayabilmek için, şairin lirizm ve modern-yenilikçi toplumcu bir açıdan şiirini hangi bağlamda gerçekleştirmek istediğine bakmak gerekir. İlk bakışta uzun ve dolambaçlı gözükse de bu aktarımın şairin şiirini doğru anlayabilmek açısından yararlı olabileceğini düşünüyorum. Öykünün sonunu biliyor olmanın verdiği avantajla, belirli bir dönemde başarı sağlamış çözümlerin nasıl olup da bir sonraki dönemin çözümlerini ipotek altına aldığını göstermeye çalışacağım. Dize rejiminin son derece düzensiz, kelimelerin dış gerçekliğe elverişsiz olduğu bir ideolojik kuşakta yer alan 1980’ler, 1990’lar ve 2000’ler şiirinin büyük çoğunluğu, Dünya şiirindeki karşılıklarının tersine, akarsu kenarında değil, dağ yamacında kurulmuştur.

“Attila Jozsef Okurken” başlıklı şiir,

acıyla okuyorum attila jozsef'i 
hazin ve sararan güzün şarkısıyla 
karşılıksız bir kuğu aşkı gibi ak 
lut gölü kadar derin bir acıyla

acıyla okuyorum attila jozsef'i 
ikimiz de doldurup yalnız kederle 
aynı çeşmeden hayatın güğümünü 
tünelleri aynı bir kara trenle

acıyla okuyorum attila jozsef'i 
ikimiz de savrulan mor çığlıkların 
katmışız çivitini aşkların ateşine 
ve o benden tam kırk yıl önce

acıyla okuyorum, bitimsiz bir acıyla 
ağabeyim benim, kalbim, attila jozsef'im 
bir çocuğun annesini sevişi gibi 
seviyorum seni, kederle ve hüzünle”.

Akla ilk gelen örnek… Bu dizelerin erken modernite döneminde şekillenen Marksist imgeleri, İkinci Yeni şiirinin etkileriyle karşılaşana dek kararlı kaldı ve bu hiçbir zaman önemli yazınsal sorunlara yol açmadı. Gelişme dağ yönünde olamayacağına göre, ovaya, düzlüğe doğru olacaktı. Yeni Marksist imgeler, biçem ve içerik ağları yönünde, müzik yönelimli olarak şekillendi. Behçet Aysan şiiri, bu morfolojik ve makroform özellikleri nedeniyle kuşağındaki diğer Türk şairlerinden çok farklı bir yapıdadır ve çok farklı gelişme dinamikleri sergiler. Bu nedenle, kişisel deneyim, özel duyguların dile gelmesinden ibaret olmayıp, toplumsal devinimlerin örneğini de oluşturmaktadır. Behçet Aysan şiiri, herkes için bulmacadır ve en anlaşılmaz olduğu durumlarda en büyük saygıyı görmektedir. “Kuşlar Da Gitti” adlı şiiri, ‘direniş’e bir çağrıdır:

yalnızlık senin o konuşkan kuşun 
hani hep duvarlara anlattığın 
hapislerden kalma sürgünlerden.

yalnızlık senin o konuşkan kuşun 
bulutlar taşıdığın yakut sürahide 
begonyalar büyüten eski alışkanlık.

yalnızlık senin o konuşkan kuşun 
kırk kapıdan geçmiş kırk kilitten.

yaralı, dili lal, kanadı kırık 
vurulmuş başında bir yokuşun”.

Şairin bu dizelerinde söylem tarzı, alçıdan yapılma kornişleri andırıyor. Ayrıca sınıf bilincinin dahi değiştiremediği tutkuların gerçekliğini de unutmamak gerek. Tam da bu nedenle, görselliğin öne çıktığı ve yazınımızı yönlendirdiği bu dönemde, farklı coğrafyalardaki şiiri, sorunlarını, yeni uzantılarını ele almak kritik önemdedir. Başlangıç aşamasında; Marksist düşünce ikiye ayrılır: ‘Diyalektik Materyalizm’ ve ‘Tarihsel Materyalizm’… Şu anda, Behçet Aysan şiirinin gerekli analizi ancak Türk şiirinin ana hatlarının belirlediği bir aşamadadır. Behçet Aysan’da Marksist imgelemin oluşumu, şairin şiiri aracılığıyla ve şairin toplumsal pratiğiyle ilerleyebilir. Şimdi, belirli bir çaba sonucunda, ufkumuzu tıkayan bilgi ve eylemin darboğazları olagelmiş ideolojik bağıntılar ve bilinçaltı yansıması yeni yeni aşılmaktadır.

Şairin ölümünden sonra, daha önce kitaplarına girmemiş on şiiriyle beraber bütün şiirleri “Düello” adı ile kitaplaştırılmıştır. Bu kitap, 2000’ler Türk şiirinin en temel Marksist pratiğidir, hatta temel ritüeli…


 

OKUMA NOTLARI:

ATABAŞ, Hüseyin (Ağustos 1993); “Kırık Kuğu ve Öksüz Kalan Şiir”, Hürriyet Gösteri Dergisi, S.53, s.48-50. 
ATASÜ, Erendiz (2006); “Behçet İçin” , Deniz Feneri, Ankara: um:ag Vakfı Yayınları, s.63-64. 
AYSAN Eren ve BOLAT Salih (2006); Deniz Feneri Behçet Aysan Kitabı, Ankara: um:ag Vakfı Yayınları. 
AYSAN, Eren (2006); “Eski Bir Masal”, Deniz Feneri, Ankara: um:ag Vakfı Yayınları, s.118-119. 
AY, Taner (2006); “Behçet Aysan Benim En Yakışıklı Ağabeyim” , Deniz Feneri, Ankara: um:ag Vakfı Yayınları, s.71-74. 
BEHRAMOĞLU, Ataol (11-17 Temmuz 1993); “Ölü Ozanlar Oteli”, İstanbul: Nokta Dergisi, Yıl:11, S.29, s.79-80. 
DOĞAN, Mehmet H. (Ağustos, 1993); “Bu Nasıl Sivas Duman İçinde”, İstanbul: Adam Sanat, S.93, s.18-22.
EMRE, Gültekin (Temmuz, 1995); “Behçet Aysan’ın Şiiri: ‘Beyaz Bir Gemidir Ölüm’”, İstanbul: Varlık , S.1054, s.52-54. 
ERBAŞ, Şükrü (2006); “Bütün Hayatları Bilme İsteği”, Deniz Feneri, Ankara: um:ag Vakfı Yayınları, s.157-159.
FERHAD, Hüseyin (2006); “Ben ve Omar Vignole” , Deniz Feneri, Ankara: um:ag Vakfı Yayınları, s.39-41. 
FİŞEKÇİ, Turgay (Mayıs, 1984);”1984 Yaşar Nabi Nayır Şiir Başarı Ödülü Kazananlarla Söyleşi”, İstanbul: Varlık, S.920, s15-16.
NEFES, Abdullah (2006); “Bir Zamanlar Behçet’le Ankara’da” , Deniz Feneri, Ankara: um:ag Vakfı Yayınları, s.31-33. 
NESİN, Aziz (1995); Sivas Acısı, İstanbul: Adam Yayınları.
YAĞCI, Öner (2009); Sivas’ı Unutmak, İstanbul: Cumhuriyet Kitapları.