Ünal Tümin'den arkadaş daveti
Yaşar Eyice

Yaşar Eyice

Ünal Tümin'den arkadaş daveti

15 Ağustos 2017 - 20:13

Kapının zili çaldı, karşımda bir delikanlı duruyordu.

Elindeki, mektubu uzattı ve ‘Başkan gönderdi!’ dedi.

Memlekette o kadar başkan var ki, bırakın saymayı, anlatmakla bile bitmez.

Bir ara Ankara Ticaret Odası bu konuda bir araştırma yapmıştı.

Takdim yazısının başında ise şöyle deniliyordu, ‘Bir toplantıda ‘Başkanım!’ diye seslenin, neredeyse herkes dönüp bakar!’

Gerçekten öyle!

Siz sanıyor musunuz ki, memlekette sadece belediye başkanları var...

Sendika  başkanları, kooperatif başkanları, sınıf başkanları, sivil toplum başkanları, meclis başkanları, yönetim başkanları...

Hatta şimdi biliyorsunuz seçimlerden sonra bir de Reis Başkan’ı seçeceğiz....

Yani en yukarıdan en aşağıya kadar herkes başkan...

Bana mektup gönderen ise ‘Boğaziçi Arnavut köylüler Derneği Başkanı ile yönetim kurulu’

‘Bildiğiniz gibi, geçtiğimiz ay Beşiktaş Belediyesi’nin yüksek emlak rayiç bedel artışıyla ilgili aldığı kararı sizinle paylaştık, 2018 yılı için öngörülen artışlar, sadece semtimizde değil, Beşiktaş’ın her bölgesinde büyük tepkilere yol açtı.

Öğrendiğimiz kadarıyla, 7 Eylül 2017 tarihine dek dava açma olanağı vardır.

Tüm komşularımızı haklarını aramaya davet ediyoruz. Vergi mükelle       fi olan her vatandaşın dava açma hakkı vardır.

Sorun sadece rayiç bedel artışlarının yüksek olması değildir.

Bu karar orta ve dar gelirli yurttaşların Arnavutköy’den ve kentin merkezi bölgelerinden uzaklaştırılması’ düşüncesinin bir uzantısı olarak değerlendirmekteyiz.’

Mektup bu şekilde gidiyor....

Bu elden gelen mektup beni Amerikan seçimlerinin öncesine getirdi...

Benzer mektubu Trump’un adına adamları göndermişti....

Hatta sizlerle paylaşmıştım...

‘Herhalde beni yurtdışında yaşayan Amerikalı sanıyorlar, ya da çift pasaportlu kişi’ şeklinde yorum yapmıştım,

Daha sonra da Flyn’in mektubu gelmişti...

Hani Ruslarla , yeni Başkan Trump’tan habersiz anlaşma yaptığı için görevinden alınan ünlü Amerikalı General....

Onu da sizlerle paylaşmıştım...

Önce birileri ‘şaka yapıyor’ diye düşünmüş, daha sonra, gerçek olduğunu öğrenmiştim...

Belki bugün yarın Kireçhane Sokak 17/1’de ‘Boğaziçi Arnavuktöylüler Derneği’ni ziyaret eder başkanla ve yöneticilerle tanışırım.

Onlara, ‘Benim adıma zaten Urla Belediye Başkanı Sibel Uyar Türkiye’de ilk davayı açtı’ derim,

CHP’li Beşiktaş Belediye Başkanı Murat Hazinedar için aldığım şikayetleri  de anlatırım, ellerini güçlendirmek için....

*-

Bu arada telefonum çalmış ama fark etmedim...

Zaten çoğu zaman kısık seste...

Ya otobüste, ya da toplantıda veya seyahatte olduğum için arayanlara sonradan dönüş yapıyorum.

Önce birinci arayanı aradım:

Karşımda Gürkan Ertaç...

Türkiye’nin en önemli spor yazarlarından biri...

Eski atlet, basketçi, voleybolcu, sporcu...

Hem Karantinalı hem de Karşıyakalı...

Bazen Göztepe, Altay ve İzmirsporlu...

Ama ben biliyorum; aynı Atillla Köprülüoğlu gibi Altınordu’lu...

Yani televizyonlarda gördüğünüz, izlediğiniz sıradan ‘Futbol Yazarı’ değil...

Zaten İzmir’deki spor yazarlarının hiçbiri yalnız futbol değil, gerçek ‘Spor yazarı’...

Ama bunların değerini çoğumuz bilemiyoruz...

İşte ‘Usta’ Gürkan Ertaç şimdi de Fuar ile bir yazı hazırlıyormuş...

Benim ‘Emrah’ isimli ‘Aslanım’ la ilgili anılarını yazıyormuş...

Bir fotoğraf istedi...

‘Şu anda İstanbul’da Arnavutköy ve Beşiktaş halkının belediye ile ilgili sıkıntılarıyla ilgileniyorum!’ dedim.

Belki birçok kişi bilmiyordur,  çok yıllar önce küçük bir aslan yavrusu  almış ve onu yakın zamanda kaybettiğim sevgili Ablam Ayşen İnce ile sevgili eniştem Riza İnce’nin Bornova’daki evlerinin bahçesinde büyütmüştük.

Ne zaman ‘Emrah’ isimle aslanımız Hırsız yakalamıştı ki, Türkiye gündemine oturmuştu.

Hatta TRT’den Ali ismindeki bir muhabir arkadaşım, ‘Senin aslan sayesinde ilk ödülümü aldım’ demişti.

Emrah isimli Ormanlar Kralı aslanımın maceraları çok fazla..

Her biri derece aldıracak kadar önemli...

Zaman zaman anlatmaya çalışırım...

*-

İkinci telefonu aradım, birkaç kez...

Düşüremedim...

Bu arada bir baktım Urla’dan mesaj var...

Köşemde çok sık misafirim olan, eski ve gerçek dost Unal Tümin de beni telefonla bulamayınca, mail atmış...

Az önce görünce bunları yazma ihtiyacını duydum...

Yine ‘Gerçek Spor Yazarı’ Ünal Tümin, mesajına şöyle başlamış:

‘Rahatsızlık vermiyorsam; İyi akşamlar!’

Sonra devam etmiş:

‘Sevgili Vatandaş, İyi akşamlar...

İzmir’de, dolayısı ile Urla da hava iyi.

İstanbul da yarın yağış varmış... Hazırlıklı ol...

24 Ağustos saat 19-19.30 Mümin Sertbaş evinde,  erbaşları yani biz erkekleri bahçesinde ağırlayacak

Seni tel ile aramış, bulamamış!

Benden rica etti;  Ben de en garanti olarak buradan görevimi yapıyorum:  Sen, ben, Öcal Uluç, Hulusi Şenel, Tayfur Göçmenoğlu, Işık Ersan, filan...

Şu an hangi ülke, bölge,  ya da hangi topraklardasın, bilemiyorum.

Herkese selamlar.ÜTÜ.’

*-

Ünal’ı ‘Ü’sü ile TÜmin’in ‘TÜ’sünü birleştirerek kendini  ‘ÜTÜ’cü yapan Ünal Tümin kafa ütülemez ama böyle ilginç bir şekilde insanları iğneler....

Yazısı lastik ya da Türkçe gibidir, ne yana çekerseniz çekin...

Belki de bu yazı ile bazı ortak dostlara de selam göndermiştir.

Belki de onlarla turistik seyahat yaptığımı düşünmüştür.

Ve de İzmir’de bu özelliklerinden ve kibarlığından dolayı ‘Nezaket Ünal’ adı da verilmiştir.

Bir süre önce ve uzun zaman Urla’da kaldım...

Ve komşum Ünal Tümin’le göreşemedim.

Çünkü ben Urla’ya geldim, o Yunan adalarını gezmeye gitti...

İzmir’de depremden kaçtı, İstanköy yakınında yakalandı...

Ben de buradan ona ‘ geçmiş olsun’  dileklerimle şu mesajı vereyim:

‘Bodrum’a gidecektim ama orası da sallanmış... Ama ben sallamadım, birlikte gideriz, ya da İstanbul’da buluşuruz.’

Bu arada internete göz atınca bazı mesajlar canımı sıktı...

‘Bu kadarı da olmaz!’ diyerek şunları yazdım:

*- Sayıları da arttı!

Şu yağcılara ya da menfaatçilere ne diyeceğimi bilemiyorum...

Bunlar her devrede, her zaman varlar ama sanıyorum şimdiki kadar çoğalmamışlardır.

Bunları, inanılacak gibi değil ama hem iyi hem de kötü günde görüyoruz.

Eskiden sade işyerlerinde rastlardık.

Adamın mevkisi varsa bana göre yandı demektir.

Tabii ki parası da....

Cenazesi bile bir başka türlü oluyor.

Ben bunu basın camiasında yıllardır izliyorum.

Yıllarını vermiş, ‘ustalık’ mertebesi gibi iyilik emsali olmuş nice büyüklerimizin cenazelerinin üç beş kişi ile kalktığını, ama şu anda önemli sayılan bir gazetenin önemli bir yerinde bulunan birinin bilmem kaçınca akrabasının son yolculuğunu ise hiç tanımadığı kişilerin elleri ve de gözyaşları(!) içinde nasıl yaptığını da gözlüyor, ya da duyuyorum.

Hele şu face ya de benzer sosyal medya çıktı ya, sadece ‘Aman Yarab’bim!’ diyebilirim.

Görmemişin oğlu olmuş, hikâyesini biliyorsunuz.

Bunlar da sadece bununla kalmıyor, sıradan insanların bile isterse rahatça girebileceği bir mekânda üç liralık meyve suyunu 10 liraya içerken kendilerini görüntülüyorlar.

Sanırsınız ‘padişah sofrası’ kurdurmuşlar...

Çok ayıp ama yine de söyleyeyim, sanırsınız fakir fukarayı yedirip içiriyorlar.

Ramazan ayında bunların daha üstlerini gördük...

Onlar da yağcı...

Ama bizim bildiğimiz cinsten değil bunlar...

Bunlar belki bizi aldatabilirler ama yukarısındakini de ama Allah’ı asla!

İnançlı biri olarak bunu tüm içtenliğimle söylüyorum...

Ve kaçırdıkları verginin hesabını da mutlaka günün birinde vereceklerine inanıyorum.

Tüm bunları neden yazdım?

Hiç tanımadığı, yakından uzaktan alakası olmayan biri için birilerinin başsağlığı dilediği için!

Ne var bunda demeyin?

Çünkü işin içinde iyi niyet yok, başsağlığı mesajını bir okusanız, bunu hemen anlarsınız.

Bir de bir makamda olan birinin evladı olmuş...

Herkesin gibi bahtı da şansı de açık olsun.

Analı babalı büyüsün...

Bunlar güzel temenniler ama yarın öbür gün işi olacağı için, daha doğrusu bunu düşünerek, yatırım amacıyla yapılanlara ne demeli?

İşte benim kabul edemediğim bu...

Yani artık insanlar bunları da diğerlerini de bilmeli...

Hangi şartta olursa olsun, bu gibilere ‘hayır!’ demeyi bilmeliyiz.

*- Ders almalıyız...

Geçenlerde TCDD’nin  eski ve önemli makine ustalarından ‘Demokrat Hüseyin’in oğlu Ali Açıkel’den aldığım yazıyı sizinle paylaşmıştım.

Tekrarı sevmem ama çok beğendiğim ve günümüz insanına da hatırlatmak istiyorum.

Yıllar önce, ANAVATAN Partisi’nin yeni kurulduğu dönemde, sonra Başbakan ve Cumhurbaşkanı olacak olan Turgut Özal, ben ve Süha Baykal konuşuyorduk.

O gün çeşitli örnekler veren Turgut Özal, ‘Türk milletine bir şeyi 10 kez söylemelisiniz!’ dedi.

Yani tekrar, tekrar, tekrar...

O günkü anımı ve konuşulanları unutmuyorum!...

*- Utanıp, sıkılmamak gerekir...

Ali  Açıkel’in ‘Değerler anlatılmaz, yaşanır!’ başlıklı hikayesi, ya da gerçeği şöyle:

‘Sanıyorum 30 yıl oldu.

Bir Ramazan bayramında, memlekette bayramın birinci gününde rahmetli babam, kardeşlerim, enişteler, yeğenler hep birlikte sohbet ediyorduk.

Kapının zili çaldı.

Kapıyı açtığımızda üst kattaki komşumuz eşi ve çocuklarıyla bayramlaşmaya gelmişti.

Komşumuz ayakkabılarını çıkarırken, rahmetli babam, komşumuza şöyle seslendi:

‘Sen benim evime giremezsin. Lütfen dışarı çık.’

Komşumuz, peki deyip gitti.

Yüzümüz kızarmış, biraz da şaşırmıştık.

Salona geçip, babamıza neden böyle yaptığını sorduk.

*- Ne duruma düşürmüş!

‘Bu adam, alt kattaki komşumuzu, bankadan aldığı krediye kefil yapmış, borcunu ödememiş.

Kendi mallarını da başkasının üzerine geçirmiş.

Komşumuzun evine icra geldi.

Nesi var nesi yok alıp götürdüler.

Kaç gündür açlık sınırında yaşıyorlar’  dedi.

Ben de babama:

‘İyi de bu konu bizimle ilgili değil. Biz niye müdahil oluyoruz?’ diye sordum.

Babam:

‘Konu bizimle ilgili olmayabilir.

Bu ahlâki değerleri düşük insanı evime kabul edersem, mağdur ve namuslu komşumu rencide etmiş olurum.

Bu kişi adam değil.’ demişti.

*- Namuslu ve doğrunun yanında olmalıyız

O günden sonra konu bizimle ilgili olsun olmasın, ahlâksız her türlü eylemde, kaybedeceğim şey ne olursa olsun, dürüst ve namuslunun yanında olmaya karar verdim.

Güçlünün değil, haklının yanında olmanın erdem olduğunu, insanın bir duruşu olması gerektiğini öğrenmiştim.

Daha sonraki dönemlerde rahmetli babam, değerlerin anlatılarak değil, yaşanarak öğrenilebileceğini, gayriahlâki tutum ve davranışlarda bulunan kişilere yönelik toplumsal yaptırımın etkili olacağını, olumsuz davranışların onaylanması halinde bireylerin dürüst ve namuslu olmanın hiçbir anlamının kalmayacağını belirtmişti.

Çocuklara değer kazandırmak istiyorsanız, değerlere uygun yaşamanız gerekir.

Çocuğunuza söz veriyorsanız, sözünüzü tutmanız, dedikodu yapma diyorsanız, başkaları hakkında konuşmamanız gerekir.

Çocuğunuza vergi vermenin bir vatandaşlık vazifesi olduğunu anlatıp, çanta alırken, satıcıya:

‘Fiş almazsak kaç TL olur?’ sorusunu soruyorsanız, değerleri kazandırmamak için çaba sarf ediyorsunuz demektir.

*- Önemli bir ders

Öğretmen olarak öğrencilere ders anlatırken değerleri anlatıyor.

Fakat derse 10 dakika geç giriyorsanız, derste ders dışı faaliyetler yapıp, dersi kaynatıyor ve dersten erken çıkıyorsanız, öğrencilere değer kazandıramıyorsunuz anlamına gelir.

Çünkü öğrenciler sizin tutarlı olup olmadığınıza bakar ve ona göre eylemde bulunurlar.

Derste öğrencinin öğrenme hakkından çalarsanız, öğrenci müteahhit olduğunda demirden, çimentodan, işadamı olduğunda vergiden, esnaf olduğunda teraziden, çalışan olduğunda raftan çalmaya başlar.

Bu süreç bir domino etkisi yaratır. Hırsızlık, ahlâksızlık yayılır ve üst değer olur.

*- Türkiye’deki durum...

Bizde bu işler nasıl mı olur?

40 öğrencinin başında 2 gözetmen bekler.

Gözetmenler kopya çektirmemeye özen gösterirler.

Bazen öğrenciler topluca kopya çeker ve öğretmen, mühendis, hemşire olurlar.

Sonra ne mi olur?

Kopya çekerek öğretmen olana kendi çocuğunu verip, onu eğitmesini, kopya çekerek mühendis olanın yaptığı binanın depremde yıkılmamasını bekler…

 *- Bizimle ilgili...

Sonuçta, Prof. Dr. Necati Cemaloğlu’nun belirttiği gibi bu işler ancak ve ancak ‘Aile içi iletişim ve Çocuk Eğitimi’ ile ilgili...

Bu gibi paylaşımları da kaçırmamamız yakınlarımızla paylaşmalıyız.

Ailede mutluluk, çocuk eğitimi ile başlar...

Ama bizler ‘Çocuğumuz büyüyecek çok paralar kazanacak!’ diye lafa başlar ise kolaylık bulunuyor...

Ya haksız kazanç ya da en basitinden yağcılık, sahtekarlık, iki yüzlülük...

Ama yaşantımızın bence en büyük hatası ya da zaafımız televizyon izlemek...

Suçun kaynağını bir noktada televizyonlarda da aramalıyız, diye düşünüyorum...

Bu konuda son araştırmaları da sizinle paylaşayım:

*-  Yüzde 98’imizin evinde var

Evdeki vazgeçilmez eşyamız televizyon!

Yapılan araştırmalarda ortaya çıkan istatistikler, televizyon izleme oranlarının ülkemiz için alarm verici seviyede olduğunu gösteriyor. Eldeki  bilgilere göre; ülkemizde ailelerin yüzde 94'ünün, sosyal aktivite olarak her gün televizyon izlemeyi tercih ettiği ortaya çıktı.

Ortalama bir aile, günün en az 4,5 saatini televizyon başında geçirirken ülke nüfusunun yüzde 84'ünün her gün mutlaka televizyon izlediği belirlendi.

Nüfusun yüzde 40'ı için ise televizyonda ne izlediğinin çok fazla önemi olmadığı, insanların izleyecek bir şey bulamasa da yine de zamanının büyük bir bölümünü televizyon izleyerek geçirdiği saptandı.

Bu rakamlar ışığında bakıldığında Türkiye’nin dünyada ABD'den sonra en çok televizyon izleyen ülke sıralamasında ikinci sırada yer aldığı tespit edildi.

Haberleri de, doğru yanlış diye ayırt etmeden en çok televizyondan takip ediyoruz…

*- Bir başka neden?

Hane halklarının hangi medya araçlarına sahip olduğuna bakıldığında ise  televizyon en fazla sahip olduğumuz medya aracı olarak açık ara başı çekiyor.

Evlerin yüzde 98’inde televizyon bulunurken, onu yüzde 84’le internet, yüzde 74’le uydu anteni, yüzde 73’le bilgisayar ve yüzde 46’yla tabletin izlediği görülüyor.

Araştırmalara göre haberleri takip etmede de en çok kullandığımız platform yine televizyon olarak öne çıkıyor.

İnsanlarımızın yüzde 83’ü için televizyon, haberleri izlemede en çok kullanılan araç olurken, televizyonu yüzde 54 oranla internet, yüzde 27’yle yazılı basın ve yüzde 15’le radyo izlediği belirlendi.

Genç nüfusun ise, yetişkinlere göre interneti televizyondan daha çok tercih ettiği tespit edildi.

*-

***-

GÜNCEL

*- ‘Neden gizleniyor?’ diye sordu!

Atatürk Orman Çiftliği’nin 37 bin metrekaresinin ABD’ye satılması konusunu TBMM’ye taşıyan CHP İzmir Milletvekili Murat Bakan, Başbakan Binali Yıldırım’a ‘Atatürk Orman Çiftliği neye istinaden ve hangi gerekçelerle ABD’ye satıldı? Satış protokolü neden gizli’ diye sordu.

Tarıma öncülük etmesi amacıyla Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla 1925 yılında kurulan Atatürk Orman Çiftliği, 1937’de Mustafa Kemal Atatürk tarafından Hazine’ye bağışlandı.

Çiftliğin arazisi ise, 1950’li yıllardan bugüne çeşitli kurumlara amacı dışında tahsis edilerek ya da satılarak parçalandı.

Geçtiğimiz gün Atatürk Orman Çiftliği’nin 37 bin metrekarelik arazisinin, yeni bir büyükelçilik binası yapılası amacıyla Amerika Birleşik Devletleri’ne satıldığı ve Ankara Çukurambar’daki arazinin çevresinin tel örgü ve duvar ile çevrilerek inşaat çalışmalarının başladığı ortaya çıktı.

*-  Suudi Arabistan Çıkarması

Türkiye'nin BT ve iş servileri yönetimi alanındaki en büyük firmalarından olan Basistek, küresel yatırımcıların Suudi Arabistan’a verdiği  stratejik önemi görerek pazar payını büyütebilmek için yeni atılımlar yapıyor.

Nesma Holding ile 2012 yılında iş birliğine imza atarak çok uluslu projelerle sürdürülebilir büyüme hedefine yönelik ciddi adımlar atan Basistek, Huawei firmasında Kıdemli BT Çözümleri Müdürü olarak çalışan Majdi Nada ile anlaştı.

Suudi Arabistan Riyad ofisinde Presales ve İş Geliştirme Müdürü olarak ağustos ayı itibariyle göreve başlayan Majdi Nada Basistek ‘in hizmet ve çözümlerini NT&T (Nesma Telecom&Technology) bünyesindeki yöneticiler ile beraber pazarlayacak.

Son Yazılar